2018 Muharrem Ayı Yası Matemi

2018 Muharrem Yası Matemi (Orucu)  26 Şubat 15 Mart tarihleri arasında tutuldu. Öncelikle Ehlibeyte gönül veren ve yasını tutan tüm insanların ibadetlerini, Hak Muhammet Ali kabul etsin.

Muharrem Orucu diye ifade edilen hakikâtte Hz.İmam Üseyin’in Yas-ı Matemidir. Hz.Üseyin’ in davası, Hz.Üseyin daha dünyaya gelmeden önce dedesi Hz.Muhammet Mustafa tarafından Hz.Ali’nin doğumunda Gülbenk duası ile bildirildi. Hz.Üseyin’in varlığı, makamı çok yücedir. Onun için yas-ı matemi de çok önemlidir.

Dedesi koynunda uyur Üseyin
Hak yoluna kestim yavrum bebeğim
Yasını tutmayana kulum mu derim
Huzuruma gelir mahrum ederim.

Nefes: Hz.Muhammed Mustafa
Bildiren : Pir Zöhre Ana

Muharrem Yası , Emevi anlayışının yakamızı hiç bırakmayan izlerini de hatırlamamıza neden olmakta.Kerbela’da akan kan Hz.Üseyin’in ve Ehlibeyt’inin mübarek kanı. İslam olduğunu söyleyip Muharrem Yasını yok sayan bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu anlayış aynı zamanda peygamber yolunda olduğunu ifade etmekte ama Kerbela, İmam Üseyin, Yas gibi değerleri duyduğunda bu gerçekleri yok saymakta,inkar etmektedir !..

Kendilerine ve ailelerine reva görmedikleri her şeyi Hz.Üseyin ve Muharrem mevzu bahis olduğunda zıttını yapmaktadırlar.

Her insanın doğum ve ölüm tarihi sabit ve belli bir gündür. Her yıl değişmez, değişemez. Atatürk’ün gayba girdiği tarih nasıl 10 Kasım ise ve bizler her yıl aynı tarihte yüce Ata’mızı saygıyla anıyorsak bu durum Hz.Muhammed, Hz.Üseyin ve Ehlibeyt’i için de geçerlidir.

Emevi anlayışının hüküm sürdüğü ve bununla beraber o Emevi’nin şekillendirdiği yalancı tarihi bir kenara koyarsak; dünyanın hiçbir coğrafyasında bir kişinin şehit edildiği tarih ve yası her yıl 10 gün öne çekilerek farklı tarihlerde anma yapılmaz. Hz.Üseyin’in şehit edildiği tarih belli bir gündür ve bundan dolayı her yıl aynı tarihte yas tutulmaktadır.

Hz.Üseyin’in yası 4-15 mart tarihleri arasında toplam 12 gündür.

Kendi cenazesi için her sene “Yıl lokması” yapan ölen canını anan, her yıl aynı tarihte doğum gününü kutluyan ama Hz.Üseyin gibi dedesi Hz.Muhammed Mustafa’nın yolunda, O’nun Hakikat Kur’an’ı için mübarek başını veren Hz.Üseyin’e ve Ehlibeyt’e geldi mi mantıksız davranan iki yüzlü,vizdansız bir toplum ile karşı karşıyayız.

Canımızı yakan sadece bu tarih meselesi de değil. Aşure çorbalarının kapı kapı dağıtılması ve sokak ortalarında, siyasilerin,belediyelerin panayır havasına soktuğu Aşure dağıtımları da canımızı yakmaktadır.

Hiçbir cenazenin lokması kapı kapı dağıtılmaz !.. Annesinin,babasının,kardeşinin,eşinin cenaze lokmasını sokak ortalarında, elde tabak,tencere konuya komşuya dağıtan var mı?

Kerbela’nın Şahı Hz.Üseyin’in cenaze lokması, Aşure çorbası neden sokaklarda, neden kapı kapı dağıtılıyor?
İnsanların kendi aile fertlerine reva görmediğini Hz.Üseyin’e yapmaları hem haksızlık hem saygısızlık hem de vicdansızlıktır.

Pirimiz Zöhre Ana “Bizim tuttuğumuz Oruç değil, Yas’tır.” demektedir. Bu yas gönül yasıdır. Bu yas Ehlibeyt’in bitmeyen yasıdır. Sadece ağız bağlanarak tutulmaz…

Alevi örgütleri: Yasağa rağmen Maraş’tayız

Maraş Valiliği’nin katliamın yıl dönümünün öncesinde eylem yasağı koymasına Alevi örgütlerinden tepki geldi.

Maraş Valiliği, Maraş Katliamı’nın 39. yıl dönümüne sayılı günler kala, kentte 1 ay sürecek etkinlik yasağı ilan etmesine Alevi örgütlerinden tepki geldi. Her yıl getirilen yasağa rağmen Maraş’ta katliamın anmasını yaptıklarını söyleyen Alevi örgütleri, Maraş katliamıyla yüzleşmemek için yasak koyulduğunu belirterek, yasağa rağmen Maraş’ta olacaklarını dile getirdi.

Maraş Valiliği 12 Aralık gününden geçerli olmak üzere OHAL’i gerekçe göstererek 1 ay boyunca kentte yapılacak toplantı, gösteri yürüyüşü, miting, anma etkinliği, çadır kurma, stant açma, basın açıklaması ve benzeri etkinlikleri yasakladığını duyurmuştu. 19 Aralık ile 26 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta Alevileri yönelik gerçekleştirilen katliamının 39. yıl dönümüne sayılı günler kala alınan yasak kararına ilişkin Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Muhittin Yıldız ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan, Evrensel’e konuştu.

‘AMAÇ KATLİAMLARI UNUTTURMAK’

Geçmişte yaptıkları anmalarından engellendiğini belirten ABF Genel Başkanı Muhittin Yıldız, “Anmanın programı kabul edilmiyordu, zaman konusunda sıkıntı yaşıyorduk, yer vermiyorlardı. OHAL’i kendileri için bir güç gibi görüyorlar. Bizler yazılı olarak kendilerine *****çe verdik, *****çeye cevap vermişler. Ancak biz her yıl izin vermemelerine rağmen toplanarak anmamızı yaptık. Geçen yılda OHAL’den dolayı engellemişlerdi ama biz yinede anmamızı yaptık. Bu yasaklardaki amaç katliamları unutturmak ama biz asla unutturmayacağız”dedi.

‘DEVLETİN KATLİAMLARDA PAYI VAR’

Katliamla yüzleşmek yerine anmanın engellendiğini söyleyen Yıldız, “İttihat Terakkiyle başladı ve bu toplumda etno mühendislik yaptılar. Etnik anlamda toplumu tek dine, tek inanca, tek ırka dayatmak anlamında bir çalışma vardı. Ermeni katliamı, Dersim katliamı, Koçgiri katliamını yaptılar. Bunlar devletin kendi eliyle yaptığı katliamlardır. Son süreçte baktığımızda Sivas, Maraş, Çorum, Gazi, Suruç devletin dışardan destek verdiği ve baş aktörlerinin milletvekili, bakan olduğunu görüyoruz; Dönem dönem aleni yapar bu katliamları, dönem dönemde paramiliter güçlerine yaptırır. Kendi istediği Alevi’yi, kendi istediği Kürdü yaratmak için tüm bunlar yapılıyor. Pir Sultanlar, Baba İshaklar, Seyit Rızalar, Şeh Bedrettinler gibi biz onlara verdiğimiz ikrarla bu yolda baş eğmeden ilerleyeceğiz”diye konuştu.

HER SENE YASAK UYGULANIYOR

PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan ise anmanın yapılmaması için valiliğin eylem yasağı kararı aldığına dikkat çekerek, Maraş Katliamı anmalarının sürekli engellendiğini söyleyerek, “Katliamın anmasını yapmaya başladığımız günden bugüne sadece 2010 yılında miting izni verilmişti. Miting iznine de provakatif eylemler vasıtasıyla olay çıkabilir diye kısa bir süre sonra bitirmemizi istediler. Ondan sonraki süreçte Maraş Valiliği hiçbir zaman oradaki anmalara izin vermedi. Bu senede OHAL’i bahane gösterdi” dedi.

‘23 ARALIK’TA KİTLESEL AÇIKLAMA YAPACAĞIZ’

Tertip komitesi oluşturulup anma için izin istemenin anlamsız olduğunu ifade eden Kaplan, “Gidip açıklamamızı yapıp geleceğiz. Artık böyle yapmamız gerekiyor. Çünkü devlet gözetiminde yapılan katliamlarla yüzleşmediği gibi halkında yüzleşmesine müsaade etmiyor. Bizlerde bir daha bu katliamların olmaması için bunu canlı tutmamız gerekiyor. Bu saatten sonra valilikten izin almanın bir anlamı yok. 12 Eylül’de bile bu kadar faşizan yönetilmedi bu ülke. 21 Aralık’ta gidip halk toplantıları yapacağız yerelden katılımı arttırmak için. 23 Aralık’ta kitlesel basın açıklamamızı yapacağız” dedi.

‘BİRLİKTE YÜRÜMENİN ZAMANI’

Anmaya katılım çağrısı yapan Kaplan, “Dışarıda faşist bir yağmur yağıyor. Bir şemsiye altında toplanma zamanı. Bu acıları Türkiye halklarının bir daha yaşamaması için birlikte yürümenin zamanıdır” diye konuştu.

evrensel haber

İBB, ‘Alevi’ diye işçiyi işten attı!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden işten atılmaya ilişkin skandal gerekçe. Taşeron işçi olarak çalışan Muharem Yılmaz, Alevi olduğu gerekçesiyle işten çıkartıldı.

Selçuk ARSLAN / YURT
İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde ‘Alevi olduğu’ gerekçesiyle işte atılan taşeron işçisi Muharem Yılmaz’ın adalet mücadelesi sürüyor. 

Muharem Yılmaz, 2005 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Trafik Müdürlüğü’ne bağlı tabela ve işaretleme biriminde işe başladı. 

12 sene boyunca aralıksız çalışan Muharem Yılmaz, muhalif görüşleri nedeniyle işten atma furyasının yaşandığı 2016 yılında İBB tarafından isten atıldı. 

Muharem Yılmaz’ın işten atılma gerekçesi ise tam anlamıyla bir skandal. 

Alevi olduğu gerekçesiyle işten atılan Muharem Yılmaz, hukuk mücadelesi başlattı. Yılmaz, T.C İstanbul 31. İş Mahkemesi’ne görülen davada kıdem, ihbar tazminatı ve yıllık izin ücretlerini talep etti. Duruşmada tanık M.A’nın ifadeleri de 2017/29 esas nolu dava dosyasında yer aldı. 

“KÜRT, ALEVİ, SOL GÖRÜŞLÜ İŞÇİLER; İŞTEN ÇIKARILIYORDU!”
Tanık M.A ifadesinde, “Davacı vekili Turan Altun’un talebi üzerine soruldu, Son dönemlerde özellikle iş yerindeki Kürt, Alevi, sol görüşlü olan işçiler mi işten çıkarılıyordu? Tanık beyanında, bu yönde bir uygulama vardı” ifadelerini kullandı. Tanık beyanları alan mahkeme heyeti duruşmayı ileriki bir tarihe erteledi.


BU UYGULAMA İNSANLIĞA YAKIŞMADI…
Konuya ilişkin gazetemize konuşan Muharem Yılmaz, bu uygulamanın insanlığa yakışmadığını ifade etti. Yılmaz, “İlk olarak okuma yazma nedeniyle işten çıkarmalar oldu. Daha sonra kendi gibi düşünmeyen muhalifler işten atıldı. Daha sonra ise mezhep üzerinden işten atılmalar başladı. Kısacası kendileri gibi düşünmeyen herkesi işten çıkarttılar. Bu ülkemiz için güzel bir anlayış değil” dedi. 

2016 yılında İBB Şehir Tiyatroları bünyesinde çalışan bir koreograf, bir müzisyen, bir dramaturg ve 17 sözleşmeli oyuncu olmak üzere değişik kademelerde çalışan yüzlerce işçi muhalif oldukları gerekçesiyle işten atılmıştı.

Kaynak: yurtgazetesi.com.tr/gundem/ibb-alevi-diye-isciyi-isten-atti-h62241.html

AKP ile Aleviler arasındaki sorun farklı dilden konuşmak

Aleviliğin Politikleşme Süreci kitabının yazarı Düzce Üniversitesi Öğretim Üyesi Mehmet Ertan ile kitabı üzerinden Alevileri konuştuk.

Alevilerle ilgili önemli bir çalışmaya imza atan Düzce Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Mehmet Ertan’ın, kitabında 2000’li yıllara kadar Alevilerin gözüyle cumhuriyet tarihine dair kesitler görmek mümkün. Psikolojik ve siyasi analizlere çalışmasını hazırlayan Ertan, çalışmasını “Aleviliğin Politikleşme Süreci” adıyla kitaplaştırdı. Kitap, İletişim Yayınları’ndan çıktı. 15 yılı geride bırakan AKP hükümetlerinin Alevileri ilişkin yaptıkları çalıştayları hatırlatan Ertan, “Bugün AKP ile Aleviler arasındaki en önemli sorun iki tarafın farklı dilleri konuşmasıdır. Bir tarafta Aleviliği siyasi bir sorun olarak ele alan ve siyasal sistemden taleplerle bu sorunu çözmeye çalışan Alevi hareketi var; diğer tarafta Alevi sorununu dinsel bir mesele olarak ele alıp Alevileri kendilerini İslami bir tarikat olarak tanımlamaya davet eden bir hükümet var. Bu düzlemde iki ayrı dili konuşan insan ne kadar anlaşabilirse, AKP ile Alevilerin anlaşma şansı da o kadardır denilebilir” değerlendirmesinde bulundu. Ertan, kitabı üzerinden Alevileri konuştuk. Ertan’ın yanıtları şöyle: 

Kitabınızın Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve siyasi tarihine dair Alevilerin açısından bakan yanı var. Cumhuriyetin ilk yılları ve 1950’ye kadar gelen bir süre ve ‘50’lerden sonra gelen kentleşmenin Aleviliğe asıl darbeyi vurduğunu söylüyoruz. Bunu biraz açar mısınız?
Kentleşmenin Aleviliğe darbe vurmasından çok geleneksel Aleviliği çözdüğünü belirtmek daha yerinde bir ifade olur. Geleneksel Alevilik, dışa kapalı kırsal yaşam örüntüsü içinde, soydan gelen bir kutsiyete sahip olan Alevi dedelerinin sosyal ve dini otoritesi altında yürütülen otonom bir sosyal yapıdır. Geleneksel Aleviliğin otonomisi dış dünyayla kurulan ilişkilerin asgari düzeyde tutulması anlamına gelir, çünkü topluluğun ihtiyaçlarının toplum içinden karşılanmasını sağlayan sosyal mekanizmalar vardır. Bu sosyal mekanizmaların merkezinde yer alan Alevi dedeleri hem toplumun ruhani otoritesidir hem de devletin üstlendiği yargılama, cezalandırma ve barıştırma gibi sosyal yetkileri kullanan siyasi ve hukuki otoritedir. Dedenin bu yetkilerini kullandığı Cem törenleri Aleviliğin sadece dinsel ibadeti değildir, aynı zamanda mahkemesi ve meclisidir. Bu yapısıyla geleneksel Alevilik, merkezi devlet aygıtlarının gündelik hayata daha az etki ettiği, yüz yüze ilişkilerle herkesin birbirini tanıdığı kırsal hayatta uygulama alanı bulabilir. Kentleşme Alevileri kentlerde Alevi olmayanlarla bir arada yaşamaya mecbur etmiştir. Geleneksel Aleviliğin çözülmesi, Aleviliğin sosyal mekanizmalarının kentlerde ve dışa açılan köylerde işlememesi demektir. En önemli sonucuysa Alevilerin geleneğinden sıyrıldığı bir düzlemde dar anlamda kentlere daha geniş anlamdaysa merkezi devlet aygıtlarına entegrasyonu sorununu gündeme getirmesidir.    

ALEVİLER VE SOL 

1960 ile 1980 arasında Alevilerin sosyalist hareketin özgün ihtiyaçları ile geleneksel Aleviliğin çözülmesinin yarattığı sarsıntının çakıştığı ve bu nedenle bir yakınlaşma zemini yarattığını belirtiyorsunuz. Aleviliğin politikleşme sürecinin bu dönemde daha çok Alevilerin bireysel politikleşmesi olarak ifade ediyorsunuz. Bu sürece ilişkin değerlendirmeniz nedir?
1960-80 arası dönemde Alevilerin sol siyasetlere yakınlaşarak politikleşmesini anlatmak için örtük politikleşme kavramını kullanıyorum. Örtük politikleşme ile Aleviliğin bir kimlik olarak kimlik siyasetine kaynaklık edecek şekilde politikleşmediğini ama Alevilerin bireysel olarak CHP ve sosyalist hareketler üzerinden sol siyasetlere dahil olarak politikleştiğini ifade etmeye çalışıyorum. Aleviliğin tarihsel evrim sürecinde isyanların kurucu bir rolü vardır, bu nedenle Alevilik söz konusu olduğuna dinsel ve kültürel olduğu kadar siyasi bir kimlikten de bahsediyoruz. Ama bu tarihsel muhaliflik her şart altında siyasete hazır değildir, ancak belli  sosyopolitik iklimlerde, verili koşullar ekseninde, siyasete hazır olabilir. 1960-80 arası dönemde geleneksel Aleviliğin çözülmesinin yarattığı sarsıntıyla Türkiye solunun kitlesel ivmelenmesiyle örtüşecek ve Aleviler sol hareketler üzerinden politikleşecekler. Aleviler geleneklerinin çözüldüğü bir iklimde yükselen sol siyasetlerin yarattığı dayanışma bağları sayesinde kentsel alanlara ve ülke siyasetine dahil olabildiler. Madalyonun öteki yüzünde sol hareketler ise yükselişe geçtikleri bir dönemde Aleviler kanalıyla hem isyanlarla dolu bir tarihe hem direnişle örülmüş yerli ve seküler bir kültüre hem de daha da yoğun kitleselleşme imkanlarına kavuştular.

‘ALEVİLİK BİR ETNİK KİMLİĞE İNDİRGENEMEZ’ 

1980 ile 2000’li yılların  başına kadar süren zaman dilimini 12 Eylül öncesi ve sonrası şeklinde okumak mümkün. Solun ağır darbe aldığı, siyasal İslam’ın yükselişe geçtiği ve Kürtlerin inkara karşı mücadele başlattığı bir dönemde Alevilerin sol hareketler üzerinden değil, Alevi kimliği üzerinden sürece dahil olduğu yönünde değerlendirmeniz var. Bu değerlendirmenizi Alevilerin etnik yapısıyla birlikte yorumlayacak olursanız, neler diyeceksiniz? 
Aleviler 1980 sonrasında da sol hareketlerle ilişkilenmeye devam ettiler; yeni olan 1990’lardan itibaren artık kaynağını Alevi kimliğinden alan bağımsız bir kimlik hareketinin varlığıdır. Bu sosyal hareket özellikle Alevi dernekleri tarafından temsil edilirken, Aleviliği konu edinen yüzlerce kitap veya onlarca dergiyle, radyo kanallarıyla ve Alevi festivalleriyle kamusal alana çıkma imkanı buldu. Yani artık örtük olarak değil kimliğine yaslanarak politikleşen bir Alevilik var, siyaset sahnesinde Alevi kimliğiyle var olan Aleviler var. Aleviliğin bir kimlik siyaseti olarak politikleşmesinde karşılaştığı en büyük güçlükse Aleviliğin heterodoks kozmolojisinden dolayı net bir tanımının yapılmasının zor olmasıydı. Tanımsal güçlük ise kendisini iki tartışmalı konuda ortaya koydu. İlki Alevilik ve İslam ilişkisiydi. Aleviliği İslam’ın bir yorumu olarak görenler de vardı, Aleviliği, bileşenlerinden birinin İslam olduğu bağdaştırıcı bir kültür olarak görenler de vardı. Bir diğer tartışmalı konu ise Aleviliğin etnik kimliğiydi. Aleviliğin aslında bir Türk İslam’ı olduğunu belirtenler de vardı; Aleviliği eski Kürt inanışlarının bir uzantısı olarak değerlendirenler de vardı. Etnik yapısıyla beraber değerlendirecek olursak tabii ki Aleviliğin bir etnik kimliğe indirgenemeyeceğini ve farklı etnisiteleri yani Türklüğü, Kürtlüğü ve Araplığı kesen bir kültür ve inanış olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.  

ALEVİ DERNEKLERİNİN KOLEKTİF HAFIZASI YOK 

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Eğitim Sen 17 Eylül’de Kartal’da ‘Laik, bilimsel, kamusal, parasız ana dilinde eğitim’ mitingi yapmıştı. 

Öncesi bir yana cumhuriyet tarihi boyunca Aleviler katliamlara maruz kaldı. Kitabınızda tek bir Alevi derneklerinin kolektif hafızasının olmadığını dile getiriyorsunuz. Kolektif hafızanın olmamasının Aleviliğe etkisine dair değerlendirmeniz nedir?
Alevilerin kolektif hafızası var ve katliamlara maruz kalmak bu kolektif hafızanın en güçlü ögelerinden biri. Ama Alevi siyasetinin ana öznelerinin dernekler olduğunu düşünecek olursak katliamlar söz konusu olduğunda derneklerin üzerinde ortaklaştığı bir kolektif hafıza yok. Cumhuriyet döneminde Alevilerin maruz kaldığı katliamları düşünecek olursak Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Malatya, Sivas, Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi Katliamlarını hatırlıyor ve bunları birbiriyle ilişkilendiren bir kolektif hafıza inşa ediyor. Cem Vakfı ise bu katliamları hatırlama ve hatırlatma yanlısı değil. Kolektif hafızadaki bu çatallanma ise bu iki derneğin siyasal sisteme dönük farklı perspektiflerinden kaynaklanıyor. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Türkiye’de mevcut siyasal sistemi Alevilik sorunu ekseninde dönüştürmeyi amaçlıyor, bu nedenle de Alevilerin bir daha katliama maruz kalmayacağı bir düzlem yaratmak için katliamları gündemde tutuyor; Cem Vakfı ise Aleviliği mevcut siyasal sisteme dahil etme hevesi taşıdığı için Alevilerin devletle ilişkilerini gerecek çatışma noktalarını hatırlamamayı tercih ediyor. 

Aleviler üzerine çalışma yapan bir akademisyen olarak 15 yıldır iktidarda olan AKP çeşitli dönemlerde Alevi çalıştayları yaptı. Fakat Alevilerin sorunları orta yerde duruyor. AKP’nin Alevilerle ilişkisini ve Alevilerin AKP ile olan ilişkisine dair neler söylersiniz?
Çalıştaylar aslında AKP’nin Aleviliğe yönelik bakış açısını ortaya koyması bakımından bir laboratuvar niteliğindeydi. Alevi derneklerinin temel beklentisi, Alevilerin taleplerinin devlet tarafından dikkate alınmasıydı. Bütün Alevi hareketinin üzerinde uzlaştığı üç talep vardı: Diyanetin kaldırılması veya statüsünün değiştirilmesi, zorunlu din dersleri uygulamasına son verilmesi ve cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi. Buna karşılık çalıştayların nihai raporuna göre Alevilerin en önemli sorunu dinsel yapılanmalarını koruyamayarak İslamiyet’ten uzaklaşması ve radikalleşmesiydi. Nihai rapor AKP’nin Aleviliğe ilişkin temel çözüm önerisini de ete kemiğe büründürüyordu: Aleviliğin İslam dairesi içinde yeniden tanımlanması. Bugün AKP ile Aleviler arasındaki en önemli sorun iki tarafın farklı dilleri konuşmasıdır. Bir tarafta Aleviliği siyasi bir sorun olarak ele alan ve siyasal sistemden taleplerle bu sorunu çözmeye çalışan Alevi hareketi var; diğer tarafta Alevi sorununu dinsel bir mesele olarak ele alıp Alevileri kendilerini İslami bir tarikat olarak tanımlamaya davet eden bir hükümet var. Bu düzlemde iki ayrı dili konuşan insan ne kadar anlaşabilirse, AKP ile Alevilerin anlaşma şansı da o kadardır denilebilir.

‘ALEVİLER VE CHP ARASINDAKİ İLİŞKİ, TARİHSEL VERİLERLE VE SİYASİ ANALİZLERLE AÇIKLANABİLİR’

Çalışmanızda itiraz ettiğiniz bir başka nokta ise her seçim döneminde Alevilerin CHP’yi desteklediğine dair yapılan genel kabule ilişkin vurgular. Alevi nüfusunun ağırlıkta olduğu ve katliamın yaşandığı Dersim’de CHP’ye oy verdikleri için ‘katiline aşık’ eleştirilerinin de geldiğini biliyoruz. Bütün bunları göz önüne alarak neler söyleyeceksiniz?
Benim bu çalışmada ilk itirazım Aleviler ve CHP arasındaki ilişkinin Stockholm Sendromu gibi psikolojik söylemlerle değil, tarihsel verilerle ve siyasi analizlerle açıklanabileceği noktasında. Erken cumhuriyet döneminde uygulanan laiklik politikalarını tarihsel arka plana almadan Alevilerin CHP’ye desteğini anlayamayız. Bu dönemin laiklik uygulamaları Alevi kimliğinin tanınmasını sağlamamıştır, üstelik dinsel topluluklar arasında eşitlikçi bir toplumun temellerini atmakta yetersiz kalmıştır; ama Alevilerin Sünni çoğunlukla eşit düzlemde kamusal hayata katılmasına engel olan kurumsal kısıtlamaları, hukuki düzeyde bile olsa ortadan kaldırmıştır. Aleviler Kemalist laikliği, kendi inançlarını tanımasa bile, uğradıkları ayrımcılığı ortadan kaldıracak bir garantör olarak gördükleri için benimsemişlerdir. Ancak Alevilerin bu reformlardan duydukları göreli memnuniyet her koşul ve şartta sunulan bir destek değildir. İkinci itiraz noktam da gözü kapalı bir şekilde CHP’yi destekleyen Alevilerden değil, siyasi koşullara göre hareket ederek CHP ile değişik düzeylerde ilişki kuran Alevilerden bahsetmenin daha doğru olacağıdır. Bu noktada Aleviler ve CHP arasındaki ilişkiye yönelik bir değişkeni daha hesaba katmak gerekir. Bu değişken Türk sağının dini, kitle mobilizasyonunu sağlayacak şekilde siyasallaştırmasıdır. Dinin siyasal kullanımı Alevileri erken cumhuriyet döneminin laiklik politikasını hatırlamaya ve kendilerini koruyabilmek adına, seçim süreçlerinde CHP’yi desteklemeye yöneltecektir. Dolayısıyla Alevilerin CHP’ye verdiği destek kayıtsız ve şartsız değildir, dinsel söylemin Türk sağı içindeki hacminin genişlediği 1970’ler, 1990’ların ilk yarısı ve AKP dönemi Alevilerin CHP’ye verdiği desteğin arttığı, 1960’lar, 1980’ler ve 1990’ların ikinci yarısı ise daha stabil seyrettiği tarihsel dönemlerdir.

‘PARTİLEŞME ADIMI ALEVİLERİ OLASI KATLİAMLARA AÇIK HALE GETİREBİLİR’

Alevilerin sorunları üzerinden siyasi otorite ile ilişkilerinde başarı sağlarken, partileşme sürecinde neden başarılı olmadığı sorusuna Barış Partisi üzerinden yanıt aramaya çalışıyorsunuz. Bununla ilgili neler diyeceksiniz?
Alevi dernekler siyaseti sivil toplum alanında tutunabilmesine rağmen Alevi partileri siyaset sahnesinde başarılı olamıyor. 1970’lerde Birlik Partisi, 1990’larda da Barış Partisi bunun en somut örnekleri. Aleviler neden Alevi partilerine oy vermiyorlar? Bunun bir nedeni Aleviliğin tanımsal güçlüğü, sınırlarını belirleyemediğiniz, net bir tanımını yapamadığınız bir kültür üzerine siyasi hareket bina etmek çok güç. Bir diğer nedeni ise Alevilerin demografik dağılımı. Kürtlerden farklı olarak Alevi nüfus ülkenin belli bir bölgesinde yoğunlaşmıyor ve Aleviler yaşadıkları her yerde -Tunceli hariç- sayısal azınlık durumunda. Bu demografik dağılım bir Alevi partisine ülke genelini bir kenara bırakalım yerel ölçekte bile iktidar olma şansı vermiyor. Bir de Alevi partilerinin kurulması, Alevilerin maruz kaldıkları katliamlardan sonra gündeme geliyor. 1960’larda süregiden bir Alevi partisi tartışmasını fiiliyata döken 1966’da Ortaca olayları oluyor. 1990’larda ise Alevilerin artık bir partisi olması gerektiği düşüncesini yaygınlaştıran Madımak ve Gazi Katliamları oluyor. Katliamlar kısa vadede Alevi partileşmesi tartışmalarını alevlendiriyor ama bu reaksiyonerlik uzun vadede yerini bir rasyonaliteye bırakıyor: az önce sıraladığımız nedenlerden dolayı Alevi partisinin yerel veya ulusal ölçekte iktidar olamaması. Daha da kötüsü Alevilerin Alevi kimliğiyle siyasal parti sahasında var olması Alevileri olası katliamlara açık hale de getirebilir. Bu rasyonalite Alevileri, Alevi kimliklerine vurgu yapmak yerine Alevi olmayanlarla eşit düzlemde var olacakları yurttaşlık ve laiklik gibi kavramlarla politikleşmeye ve Alevileri büyük topluma eşit bir şekilde dahil edebilecek siyasi partilere yöneltiyor.

evrensel.net

 

Ders kitabında Arap Alevilerinin ötekileştirilmesine tepki

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitabında Arap Alevilere yönelik ötekileştirici ifadelere Adana’da basın açıklamasıyla tepki gösterildi.

12’nci sınıflar için hazırlanan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitabında yer alan Arap Alevi halkına yönelik ötekileştirici ve hedef gösterici ifadelere basın açıklaması ile tepki gösterildi. CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın da kin ve düşmanlığa tahrik gerekçesi ile toplatılması ve sorumlular hakkında yasal işlem başlatılması için Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduğu ders kitabındaki ifadelerle ilgili Adana’da ortak basın açıklaması yapan çeşitli Alevi dernekleri kitabın kaldırılmasını istedi.

‘KİTAPTA ÖTEKİLEŞTİRİCİ İFADELER YER ALIYOR’

Basın açıklamasını okuyan Akdeniz Sosyal Dayanışma Vakfı Başkanı Kenan İskender, kitabın 72’nci sayfasında Nusayrilik başlığı adı altında Arap Aleviler hakkında doğru olmayan, ötekileştirici, ayrıştırıcı ifadelerin yer aldığını söyledi. Ders kitabında Ali’yi tanrı, Muhammed B. Nusayr’ı peygamber olarak kabul ettikleri; namazın sadece dua, orucun sessizlik, hac ibadetinin de dini liderlerin mezarlarını ziyaretten ibaret olduğunun yazılı olduğunu aktaran İskender, “Bu yazıda bazı Alevilerin Hz. Ali’nin güneşte, bir kısmının da ayda oturduğuna inandıkları şeklinde hayal dünyasını zorlayan inanışlara sahip olduğu iddia edilmiştir” dedi.

Yazılanların yanlışlıkla yayınlanmış olduğuna inanmadıklarını ifade eden İskender, doğru bilgilerin yer aldığı önceki kitabın yazarı ve editörü ile yanlış bilgilerin yer aldığı kitabın yazar ve editörünün aynı olduğuna dikkat çekti. İskender, bu kitapla birlikte düşünce ve vicdan özgürlüğüne dair AİHS’nin 9’uncu maddesi ve Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 18’inci maddesi ve Anayasa’nın 24’üncü maddesinin ihlal edildiğini ifade etti.

‘HASAN ALTUN SERBEST BIRAKILSIN’

Alevilere yönelik sistematik baskının yüz yıllardır devam ettiğini dile getiren İskender, “Önceleri kılıç zoru ile başlayan bu uygulama daha sonra evleri işaretleme, yalan; teknolojinin gelişmesi ile internet ortamında yazılan yazılar, ders kitapları ve son olarak sabah namazı operasyonları ile Alevi kurum yöneticilerine karşı haksız gözaltılar devam etmektedir. Ana Fatma Cemevi Başkanımız Hasan Altun salı günü gözaltına alınmıştır. Arkadaşımızın serbest bırakılmasını istiyoruz ” dedi. 

(Adana/EVRENSEL)

Aleviler IŞİD tehdidine karşı güvenlik önlemi alıyor

Ankara’da öldürülen iki IŞİD militanını üzerinde HBVAKV krokisi çıkması üzerine Aleviler kendi güvenliklerini alacaklarını belirtti.

Ankara’da öldürülen iki IŞİD militanının evinden Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın (HBVAKV) krokisinin çıkması üzerine Ankara valiliği ve Alevi kurumları toplantı yaptı. Ankara Valiliği Alevi kurumlarına güvenlik tedbirlerini arttırma tavsiyesinde bulundu.
Sputnik’in haberine göre Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Doğan Demir, yaptığı açıklamada tüm Alevi dernek ve vakıfları ile cemevlerinde özel güvenlik görevlisi çalıştırılması ve güvenlik noktalarının kurulması için çalışma yaptıklarını ifade ederek “Bütün kurumlarımızın girişlerine özel güvenlik personeli ve detektörler koyacağız. Çünkü bir canımızın başına gelebilecek herhangi bir şeyden hepimiz etkileniriz. O yüzden bundan sonraki süreçlerde girişlerde güvenlik personeli mutlaka olacak. Bu tabii özel güvenlik olacak. Aynı zamanda güvenlik noktaları da koyacağız ki giriş çıkışlarda insanlarımız rahat edebilsin” dedi.

21 MAYIS’TA ÖLDÜRÜLEN IŞİD MİLİTANINDAN KROKİ ÇIKMIŞTI

Ankara Valisi Ercan Topaca, 21 Mayıs’ta Ankara’da öldürülen IŞİD militanlarının Dikmen’de bulunan Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı’na saldırı planladıklarını açıklamıştı.
Ankara Valisi Topaca, öldürülen IŞİD’lilerin üzerinde Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı’nın krokisinin çıkması üzerine Alevi kurumlarının temsilcileriyle dün bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıya valinin yanı sıra emniyet müdürü, emniyet müdür yardımcısı, il jandarma komutanı, ve vali yardımcısı katıldı.
Alevi kurumları adına ise toplantıya Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Sekreteri Müslüm Metin, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Doğan Demir ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Tuncer Baş katıldı.

Valilikte yaklaşık 1 saat 45 dakika süren görüşmede Ankara Valisi Topaca’nın Alevi kurumlarının temsilcilerine güvenlik önlemlerini arttırmaları tavsiyesinde bulunduğu ifade edildi.

Toplantıya katılanlardan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, toplantıya ilişkin açıklama yaptı. Vali Topaca’nın kendilerine öldürülen IŞİD’lilerin üzerinden Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı’nın krokisinin çıktığını söylediğini anlatan Demir, “Dolayısıyla böyle bir sıkıntının olduğunu, o yüzden bizim tedbir almamız gerektiği, neler yapabiliriz konusunu görüştük” dedi.

‘BU SEFER OLAY HERHALDE DAHA CİDDİ’

Alevi kurumlarının uzun süredir IŞİD’in hedefinde olduğunu, daha önce yakalanan IŞİD militanlarının elinde Alevi kurumlarının krokilerinin çıktığını anımsatan Demir, şöyle konuştu:
“Dolayısıyla Alevi kurumlarının, kurum başkanlarının son dönemde IŞİD terör örgütünün hedefinde olduğunu biliyoruz Emniyet yetkililerinden, Valilik’ten bize bildirilen bilgilerden biliyoruz. Ama bu sefer herhalde olay daha ciddi, olaya Vali bey el koyduğuna göre anlaşılan biraz daha sıkıntılı bir süreç var. Dolayısıyla bunları hep beraber konuştuk. Dört Alevi kurumunun genel merkezi Ankara’da, Ankara’da neler yapılabilir bunlar konuşuldu. Aldığımız bilgilere göre Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfımızın resimleri filan çekilmiş IŞİD’liler tarafından, orada bir ön çalışma yapılmış. Hep beraber neler yapılabilir konusunu görüştük. Bu süreçten sonra güvenlik tedbirleri konusunda hem biz hem emniyet bir çalışma yapacağız. Ama sonuçta bizim güvenlik gücümüz olmadığı için mutlaka buraya devletin el atması lazım, gereken hassasiyeti göstermesi lazım. Sayın Valimiz sağolsun bu konuda gereken inceliği gösterdi, gereken çalışmayı yapıyor zaten. Onun istişaresini yaptık.”

‘BÜTÜN KURUMLARIMIZIN GİRİŞİNE ÖZEL GÜVENLİK VE DEDEKTÖRLER KOYACAĞIZ’

Demir, önümüzdeki günlerde hem cemevlerini, hem de Alevi kurumlarını güvenlik açısından daha tedbirli bir hale getireceklerini ifade ederek “Bütün kurumlarımızın girişlerine özel güvenlik personeli ve detektörler koyacağız. Çünkü bir canımızın başına gelebilecek herhangi bir şeyden hepimiz etkileniriz. O yüzden bundan sonraki süreçlerde girişlerde güvenlik personeli mutlaka olacak. Bu tabii özel güvenlik olacak. Aynı zamanda güvenlik noktaları da koyacağız ki giriş çıkışlarda insanlarımız rahat edebilsin” diye konuştu.

‘İÇİŞLERİ BAKANI İLE DE GÖRÜŞECEĞİZ’

Vali Topaca ile sadece Ankara’da alınabilecek tedbirleri konuştuklarını ancak sadece kendi derneklerinin 50 ilde örgütlü olduğunu kaydeden Demir, “Biz önümüzdeki günlerde İçişleri Bakanı ile de görüşeceğiz, Türkiye’nin tamamında bu tür tedbirlerin alınması için Emniyet’ten talepte bulunacağız. Bir de özel güvenlik birimleriyle hem güvenliğimizi sağlamak hem de güvenlik noktaları koymak için çalışma yapacağız” dedi.

‘HER BÖLGEDE AYNI GÜVENLİĞİ ALMAK ZORUNDAYIZ’

Demir, sadece dernek ve vakıflarda değil tüm cemevlerinde özel güvenlik görevlisi çalıştırılması ve güvenlik noktalarının kurulması için çalışma yaptıklarını ifade ederek “Alevi kurumlarının olduğu her bölgede aynı güvenliği almak zorundayız” dedi.
Demir, son dönemde kurumlarının çevresinde olağandışı bir durum gözlemlemediklerini ifade ederken “Fakat özellikle IŞİD terör örgütünün hedefinde olduğumuzu biliyoruz. Özellikle cemevlerimizde, kurumlarımızda çalışan arkadaşlarımıza dikkatli olmaları gerektiğini söylüyoruz, onlar da dikkat ediyorlar. Fakat işin doğrusu bugüne kadar olağanüstü bir durum yaşamadık. Öyle çok şüpheli bir durumla da karşılaşmadık, umarım bundan sonra da yaşamayız” diye konuştu.

‘BİZİM TEDBİRLERİMİZ TEK BAŞINA YETERLİ OLMAZ, DEVLET BUNUN TEDBİRİNİ ALMALI’

Demir, tek başına kendilerinin alacağı önlemin yeterli olmayacağını da ifade ederek “Bizim güvenlik gücümüz olmadığı için devletin burada önlem alması gerekiyor. Biz kurumlarımızın girişine özel güvenlik koysak bile biz bütün gün dışarıda gezen insanlarız. Başımıza ne zaman ne geleceğini bilmiyoruz. En son Rus büyükelçiye yönelik üzücü hadiseyi de gördük burada. O anlamda mutlaka devletin bu işe el atması lazım. Hem istihbarat hem de güvenlik birimleriyle bunun tedbirini devletin alması lazım. Yoksa bizim kendi bünyemizde alacağımız tedbirlerin çok etkili olacağını zannetmiyorum” dedi.

‘TEDİRGİNLİĞİMİZ BİREYSEL DEĞİL TOPLUMSAL’

Demir, kendisinin kişisel olarak bir tedirginliği olmadığını, normal hayatlarına devam ettiklerini ifade ederken “Tedirginliğimiz şu; kendi bireysel tedirginliğimizden çok toplumsal tedirginliğimiz olabilir. Türkiye’de olabilecek bir sıkıntı toplumu gerer, Türkiye’de huzur bozulur. Yoksa bizim kendimizle alakalı bir kaygımız, tedirginliğimiz yok. Çok rahat bir şekilde normal hayatımıza devam ediyoruz ki öyle olmamız lazım. Öyle olmazsak toplumu germiş oluruz, Türkiye farklı bir noktaya gider” diye konuştu.

evrensel.net