Aleviler’den Başbakan’a örneklerle cevap

Sn. Başbakan;

Türkiye Alevilerinin en üst kurumu Alevi Bektaşi Federasyonudur (ABF). Bu federasyonun bir yetkilisi olarak ifade etmek isterim ki, Alevilerin inançsal tercihleri, gereksinimleri ve içinde bulundukları ağır şartların ifadesi bakımından, sizin değil, Almanya Cumhurbaşkanının söyledikleri doğrudur. Biz Aleviler, hükümetiniz ve özellikle şahsınız tarafından ayırımcılığa ve nefret politikalarına maruz kaldığımız gibi, geleceğe dair de oldukça karamsarız…

İlaveten, Türkiye Alevileri ve Almanya Alevi Birlikleri Konfederasyonumuzun (AABK) Aleviliğin tarifi bağlamında da hiçbir farlılığımız bulunmamaktadır. Alevilik, gömlek gibi çıkarılıp atılacak bir nesne değil, kadim bir inancımızdır. Dolaysıyla Avrupa’da inancımızı temsil eden kurum, Alevilerinin tek ve üst çatı örgütü AABK’dur. Alevilerin hak ve hukukunu, yurttaşlık ve eşitlik haklarını tanımadığınız, iade etmediğiniz için gittiğiniz her ülkede sizi protesto eden kurum da yine AABK’dır.

“Alisiz Alevilik” terimi ve tanımı bir Alevi’ye değil, Faik Bulut isimli bir Kürt yazarımıza aittir. Onun düşüncesidir ve kendisini bağlamaktadır. Aleviler, fikir özgürlüğüne, dolaysıyla çoğulculuğa ve demokrasiye inançları gereği, Faik Bulut’u ‘aforoz’ etme ya da Sivas’ta olduğu gibi yakmak yerine dinlemişler, kitabını almış okumuşlar ve bu konuyu tüketmişlerdir. Belli ki, konuşmalarınızı hazırlayanlar sizi bir kez daha yanıltmış, gerçeği sizin değil Alman Cumhurbaşkanının dile getirmesine neden olmuşlardır.

Aleviler neye ve nasıl inanacaklarını, kadim geleneklerini gayet iyi bilmektedirler. Alevinin inancı, tarifi, şekli, ibadethanesi, ritüeli, kararı; bunun ne olup olmadığı size düşmez. Siz buna hiç karışmayın. Siz, size düşeni, Alevinin gasp edilen hukukunun iadesini sağlayın yeter.

Sn. Başbakan;

Keşke bir başbakan olarak, Nazi Almanya’sının Yahudilere dayattığı şartları, Alevilere dayatmasaydınız, fişlemeleri teşvik etmeseydiniz, Alevilere yüksek bürokrasiyi yasaklamasaydınız, meydanlarda yuhalatmasaydınız; bir vali, büyükelçi, müsteşar atasaydınız. 12 yıllık devri iktidarınızda “Ali’yi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim” hamasetinin dışında Alevilerin inançsal sorunlarına dair somut bir adım atsaydınız.

Mesela Alevi çocuklarına kendi inanç ve ahlak anlayışınızı dayatıp esir muamelesi yapmasaydınız. Çocuklarımızın din eğitiminden Sünni ulemayı değil, Anayasamızın ve ulusalüstü yasaların ön gördüğü üzere ebeveyninin tercihlerini esas alsaydınız. Konuyu kurumlarımıza danışsaydınız; Alevilikle ilgili müfredatı Alevi akademisyenlerin yazmasına izin verseydiniz. Demokrasi, laiklik, farklılık, özgürlük, eşitlik ve çoğulculuk gibi kavramları fark etseydiniz, biraz okuyup, nemenem şeyler olduğunu anlamaya çalışsaydınız.

Sn. Başbakan, demek ki, Batı’lı yetkililer artık size inanmıyorlar!

“Biz söyledik” diyorsunuz; ne söylediniz; “Alevilerin bir sorunlarının olmadığını mı?”

Alman yetkilileriyle, AB yetkilileriyle ve diğer uluslar arası kurum yetkilileriyle bizler de görüşüyor ve durumumuz hakkında bilgi veriyoruz. Görmüyor musunuz dünyamız küçüldü… Uygar dünya, vahim insanlık suçlarını, insan hakkı gasplarını, asimilasyon politikalarını reddediyor. Laf ebeliğinin vadesi olmuyor; özle sözün çelişmesi ve bunların biteviye tekrarı durumunda kredi tükeniyor… Şark kurnazlığının demokrasi karşısında bir değeri olmuyor. Batı, demokrasinin asgarisine bile saygı göstermeyen “şaibeli liderlere” metelik verilmiyor.

Birileri söyleyecekti ve söylüyorlar… Ortada 15-20 milyonluk bir kitle var. En temel varlık nedenleri olan öğretilerini yaşayamıyor, baskı görüyorlar… Dün Sn. Haşim Kılıç söyledi, bugün Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, yarın AB ilerleme raporları, öbür gün de ABD raporları bu gerçeği yetkililerin yüzüne çarpacak! Çünkü bunlar, hamasetle kapanamayacak kadar somut gerçekler.

AKP’nin en temel siyasi stratejisi mezhep ayırımcılığına dayanıyor. Bölüyor, bölünmüşlükten besleniyor ve bölünmüşlüğün kapanmasını istemiyor. Kendisini bu politikayla bağlıyor ve çelişmemek, stratejisini kaybetmemek uğruna seçim meydanlarında Alevinin meşrebine ve mezhebine hakaret ediyor, yuhalatıyor!

Sn. Başbakan,

Bunlar çok çok vahim gerçekler. Birilerinin gelip bu gerçeği yüzünüze çarpması gerekiyordu ki, üzerinde durulsun, düşünülsün!

Umalım ki, öyle bir yararı olsun…

Alevi-Bektaşi Federasyonu ABF Yönetim Kurulu üyesi

Murtaza Demir

Odatv.com

Erdoğan:Almanya Ateist Aleviliği Destekliyor

Partisinin grup toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, Almanya Cumhurbaşkanı Gauck’un ODTÜ’de yaptığı konuşmada Türkye’de yaşanan gelişmelere ithafen “İtiraf ediyorum gelişmeler beni korkutuyor” sözlerine tepki göstererek, “Garip garip şeyler konuşuyor” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan partisinin grup toplantısında konuştu. Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un ODTÜ’de yaptığı konuşmayı eleştiren Başbakan Erdoğan, “Benimle konuştuğu şeylerden sonra ODTÜ’ye gidiyor ve orada garip garip şeyler konuşuyor. Devlet adamlığının gereği neyse onu yapmak lazım. Herhalde hala kendisini rahip olarak zannediyor” dedi.

Başbakan Erdoğan, “Tarihle ve tarihin gerçekleriyle yüzleşme, Türkiye’nin yapacağı bir yüzleşme değildir. Bunu sadece bizim yapmamız yetmez. 100 öncesine ait acıları, trajedileri diri tutan her devlet bu yüzleşmeyi yapmaları gerekir. 100-200 yaşında hiçbir millet, hiçbir devlet reform yapamaz. İstikbalini sağlıklı şekilde inşa edemez” dedi.

“ALMANYA ATEİST ALEVİLİĞİ DESTEKLİYOR”

Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un dün akşam ODTÜ’de yaptığı konuşmaya değinen Başbakan Erdoğan, “Dün Alman Cumhurbaşkanı gelmiş, benimle konuştuğu şeylerden sonra ODTÜ’ye gidiyor ve orada garip garip şeyler konuşuyor. Ve kendilerine yalan yanlış neler anlatılmış ve öğretildiyse onu ifade ediyor. Bunu bizimle paylaştığını gibi aynen o şekilde ODTÜ’de yansıtsana. Ama üzüntü veren ODTÜ’de ona ev sahipliği yapanların ona gerçekleri söylememeleri. Bu ülkede bunların olmadığını söylememeleri. Düşünebiliyor musunuz ? Almanya’da ‘Ali’siz Alevilik’ denen bir olay var yani ateist bir anlayışın bir zihniyetin Alevilik altında ve kendilerinin de desteklemiş olduğu bir yapı var ve sen bu yapıyı bize Alevilik olarak yansıtıyorsun. Türkiye’de böyle bir Alevilik yok. Türkiye’de siz hiçbir Aleviye ‘Sen Müslüman değilsin’ diyemezsin. Dediğin anda seni tersler. Ama Aleviliği farklı yaşar. Ama Almanya’daki bir kısım var. Bu grubu destekliyor Almanlar… Bunu da açık söylüyorum. Almanya’ya gittiğimde bunu konuşacağım kendileriyle. Ve onların diliyle gelip burada konuşuyorlar. Bu yakışmaz. Bir devlet adamına bu yakışmaz” diye konuştu. 

‘KENDİSİNE SOMUT ÖRNEKLER VERDİM’

Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck ile yaklaşık 2 saat görüştüklerini ifade eden Başbakan Erdoğan, “Beraber yemek yedik ve o yemekte bunları açık açık konuştuk. Kendilerine anlattık. İşin asıl sahibi biziz. Kendisine somut örnekler verdim. Bu somut örnekleri bir kenara koyup eğer Almanya’da sana anlatılanları gider orada konuşursan… ‘İşte güçlü bir iktidar var, güçlü bir hükümetsiniz. Güçlü bir hükümet olarak bunlardan neden çekiniyorsunuz ?’ ‘Böyle bir çekinme ve korku yok’ dedik. Kendisine ‘Nereden çıkarıyorsunuz ?’ diye sorduk. Ve kendisine en son bir şey daha söyledim. O da neydi ? ‘Ülkemizin içişlerine karışılmasına asla tahammül edemeyiz.’ Bunu kendisine söyledim. Sadece onu kullandı. Ne dedi ? ‘İçişlerinize karışmak gibi olmasın ama…’ Biz amayla çok çektik. Onun için bizim amayla filan uğraşacak halimiz yok” diye konuştu.

‘HALA KENDİSİNİ RAHİP OLARAK ZANNEDİYOR’

Başbakan Erdoğan, “Devlet adamlığının gereği neyse onu yapmak lazım. Herhalde hala kendisini rahip olarak zannediyor. Çünkü rahipti bir zamanlar. O anlayışla bakıyor. Olmaz. Bunlar çirkin şeyler. Çirkin gelişmeler. Bunları bütünüyle anlattık. Bizim Türkiye’de azınlıkları karşı davranışlarımızı anlattık. Neler yaptığımızı kendilerine anlattık. Ama buna rağmen böyle bir yaklaşım doğrusu beni üzmüştür. Başkasının özgürlük alanını ihlal etmediğin sürece bütün özgürlükleri bu ülkede yaşamak herkesin hakkıdır. Bundan kimsenin çekinmesine gerek yok” dedi.

‘ORTAK DEĞERLERİMİZİN ALTINDA HERKES FARKLILIKLARINI KORUR’

Başbakan Erdoğan, “Bu ortak değerlerimizin altında herkes farklılıklarını korur. İstediği gibi ifade eder, yaşar. Bugün hala belli konularda korkuları olan, korkutulan vatandaşlarımızın da bu korkularını cesaretle sorgulamalarını istiyor ve arzuluyorum. Asırlardır bizi bölünmekle korkutuyorlar. Bölünürüz, dağılırız diyerek özgürlüklerin önüne set çektiler. 12 yılda bizi korkuttukları konularda cesur adımlar attık. Ne oldu Türkiye bölündü mü? Diyarbakır’a giderseniz Kürt meselesi derseniz bölünür diyorlardı. Ne oldu? Bu ülkede yıllarca anneler babalar çocuklarına istedikleri ismi veremediler bölünürüz diyorlardı. Biz bunu çıkardık, ne oldu bölündü mü? 12 yıldır yaptığımız hangi reform Türkiye’yi böldü? Bir başka korku aracı da, hepimiz yaşadık. İrtica korkusuydu. 150 yıldır milletin değerlerine sahip çıkmasına, inançları yaşamasına irtica gelir korkusuyla karşı çıktılar” dedi.

‘KORKAN BİR MİLLET GELECEĞİ İNŞA EDEMEZ’

Başbakan Erdoğan “Üniversitelerde başörtüsünü serbest hale getirdik. İrtica mı geldi? İmam hatip liselerinin önünü açtık irtica mı geldi? On yıllarca, namaz kıldığı oruç tuttuğu için aşağılanan insana özgüven temin ettik. İrtica mı geldi? Arkadaşlar yaptığımız reformlar ne Türkiye’yi böldü ne de geri götürdü. Tam tersine Türkiye daha bir kardeş oldu. Uzay çağında başörtüsü mü takılır diyorlardı. Türkiye uzay çağını yaşıyor. Ardı ardına uzaya uyduları bu iktidar gönderiyor. Başörtüsüne karşı çıkanlar uzaya uydu göndermedi. Görüyoruz ki, başörtüsü o uyduların kuyruğuna takılmıyormuş. Korkan bir millet geleceği inşa edemez” diye konuştu.

‘BÜYÜK DEVLETLERİN KORKUSU OLMAZ, BİZİM DE KORKUMUZ YOK’

Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü; “Bizim İstiklal Marşımızın millete ilk talimatı ‘Korkma’ talimatıdır. Biz 12 yıldır lafta değil fiiliyatta korkmuyoruz. Biz geçmişin ağırlıklarından prangalarından zincirlerinden cesaretle kurtuluyoruz. Geçmişin korkularını tek tek söküp atıyoruz. Allah’a hamdolsun, bizim kadim tarihimizde utanacağımız, korkacağımız, yüzleşmekten çekineceğimiz hiçbir hadise bulunmuyor. İşte Dersim hadisesiyle yüzleştik. Peki ana muhalefetin genel müdürü yüzleşebildi mi? Çünkü Dersim’in destekleyicisi onlardı, faili onlardı. Hayır diyebiliyor mu? Hesabını veremedi, veremez. CHP’nin genel müdürü kalkıp bir cümle edemiyor. Niye? Hayatı bu. Faili meçhullerle yüzleştik, Diyarbakır cezaeviyle yüzleştik. Sivas çorum Kahramanmaraş Gazi mahallesi olaylarıyla yüzleştik. Korkularla yüzleştik. Yasaklarla yüzleştik. Biz üzerimize düşeni yaptık, yapmaya çalıştık. Yazılamayanların yazılmasını temin ettik. Her seferinde korkuların yersiz olduğunu gösterdik. Tekrar ediyorum, biz korkmayacağız. Biz tarihi farklı yazanlardan, tarihinden utananlardan olmadık ve olmayacağız. 1914- 1922 arasında dedelerimiz onlarca devletle savaş yaptılar. Rusya, İngiltere, Fransa, Yunanistan İtalya ile savaştılar. Bütün Arap coğrafyasıyla mücadele verdiler. Mustafa Kemal 1923’ten itibaren tüm bu devletlerle yeni bir savaş açtı. Mustafa Kemal tüm cepheleri görmüştü. Açık söylüyorum, yüz yıl öncenin kinine takılıp kalsak, bugün bölgemizdeki hiçbir ülkeyle iyi ilişkimiz olamaz. Esasen fertlerin devletlerin psikolojisi asırlık acıların üzerine bina edilemez. Her gün diri tutuluyor, büyütülüyorsa bu devletler ve milletler adına sağlıklı bir ruh hali olamaz. 12 yıldır açık açık söylüyoruz. Biz tarihimizle yüzleşmeye hazırız. Bunu başaracak olan siyasetçilerden önce bilim insanlardır. Biz arşivlerimizi açmaya da hazırız. Arşivlerimiz açık. Diyoruz ki, hıçkırıkları durduralım, ön yargıları kenara bırakalım. Objektif biçimde tarihi gerçekleri ortaya çıkaralım. Biz Türkiye olarak buna hazırız, korkumuz yok. Büyük devletlerin korkusu olmaz, bizim de korkumuz yok” dedi.

‘AYNI CESUR TAVRI ONLARDAN DA GÖRÜR BEKLERİZ’

“Çok büyük acılar çekmiş bir millet olarak, yeryüzündeki her milletin acılarını anlarız” diyen Başbakan Erdoğan, “Acı çekenlerin hissiyatını çok iyi biliriz. Tarihi aydınlatmaya hazırız. Ortak acılarımızı anlamaya hazırız. Korkmadan çekinmeden sıkılı yumruklarla değil tokalaşarak konuşmaya hazırız. Bir asır önceki hadiselerin aydınlatılmasını isterken, acıları paylaşırken, karşı taraftan da bunu görmeyi arzuluyoruz. Gerek Ermenistan devleti, Ermeni diasporası bizim bu yürekli adımımızı görür, aynı cesur tavrı onlardan da görür bekleriz” dedi.

MISIR’DAKİ GELİŞMELER 

Başbakan Erdoğan, “MHP’nin bir statüko partisi olmaktan kurtulamadığını, terörsüz bir Türkiye hedefine hala ısınamadığını görürsünüz. BDP’nin yakın tarihteki acıları aşamadığını, kısa süre aralıklarla yeni partiler kurduğunu görürsünüz. Arkadaşlar 30 Mart’a en zor şartlara giren parti biziz. Hani dışardan baksalar, Ak Parti’nin bu kadar çalıştığını görseler, zannederler AK Parti kaybetti. Sanki 12 yılda sekiz seçimi biz değil de onlar kazandılar. Şimdi de çok çok önemli hayati bir konuyu, sizin şahsınızda, dünya televizyonları olarak bizi takip edenlere buradan seslenmek istiyorum. Vicdanı sızlayan bir insan olarak seslenmek istiyorum. İdam karşı çıktığını söyleyen ülkelere ve o ülkelerin yöneticilerine sesleniyorum. Ben insanım diyenlere sesleniyorum. Dünya siyasi liderlerine sesleniyorum. Kardeş ülke Mısır’da askeri darbenin ardından yüzde 52 ile seçiliyor. Haklarını arayan insanların tutuklanmasını ve idamla yargılanmalarını kaygıyla takip ediyoruz. 5289 kişi hakkında 20 dakikada mahkeme idam kararı vermişti. Bunların 492’si müebbette çevrildi ama 37’sinin idam kararı onaylandı. Maalesef bu kararların ardından yeni 683 kararın ardından 9 dakikada idam kararı alındı. Dünyanın ilgisizliği, darbeyi susarak onaylaması, teşvik edici rol oynadı. Hatırlarsanız Tahrir’de batılı ülkeler bunu özgürlük hareketi olarak değerlendirdiler. Orada da sosyal medya, güya özgürlük adına önemli vazifeler gördü. Ancak katliamlar idamlar başlayınca, hem batılı ülkelerin sosyal medya hesaplarının sustuğunu gördük. Ukrayna’da gençleri sokağa dökmek için ortaya çıkan sosyal medyanın oraya karşı da sessiz olduğunu görüyoruz” diye konuştu.

‘GEZİ OLAYLARINDA, BİZE KARŞI TAVIRLAR TAKINANLARA SESLENİYORUM…’

Başbakan Erdoğan, “Ülkemdeki Gezi olaylarında, bize karşı tavırlar takınanlar, başta yazılı görsel medya sosyal medya olmak üzere özellikle sesleniyorum. Orada 12 tane ağacın yeri değiştirilmişti. Bundan dolayı Türkiye’yi birbirine katmak isteyebileceğinizi zannediyordunuz. Burada 529 insanın idamına suskun kalmanızı, 693 idama suskun kalmanızı siz neyle izah edeceksiniz? Onlar insan değil mi? Onlara karşı ben sesleniyorum. Ey Doğan Grubu şimdi ne diyeceksin, ey Ciner grubu şimdi ne diyeceksin. İsim vererek konuşuyorum. Çünkü medyanın da bir namusu olmalıdır” dedi.

‘MISIR HÜKÜMETİYLE DOST OLMAMIZ MÜMKÜN DEĞİLDİR’

Başbakan Erdoğan, “Dün Alman Cumhurbaşkanı’na da söyledim. Hani AB üyesi ülkelerde idam yasaktı. Ben AB’de ciddi çıkış görmüyorum. Olamaz böyle şey diyor. E ne olamaz? ABD var mı böyle bir ses, Rusya’da var mı ses, yok. Ama Tayyip Erdoğan veya AK Parti bu konuda konuştuğu zaman, işte bunlar Müslüman oldukları için böyle konuşuyorlar ucuzluğuna gidiyorlar. Bu iş bu kadar kolay değil. Eğer insanın değeri varsa, bunu kim olursa olsun ortaya koymak zorundasınız. Benim için Ukrayna’da öldürülen de aynıdır, Mısır’da öldürülen de aynıdır. Ne diyoruz, zalimler için yaşasın cehennem diyoruz. Biz bu zulüm kokan Mısır hükümetiyle dost olmamız mümkün değildir. Bunu düşünerek kanım donarak söylüyorum. Bunu söylemezsem, Allah’a bunun hesabını veremem. Bugün değilse ne zaman konuşacağız. CHP ne der, MHP ne der buna mı bakacağız? Yoksa biz hakimler hakimi ne der ona mı bakacağız” dedi.

‘BUNUN HESABINI VEREMEYENLER GELİP BİZE AKIL VERMESİNLER’

Başbakan Erdoğan, “Batı’da şahsımla alakalı olumsuz yayınları çok iyi biliyoruz. Bizim hakkımızda böyle yayınlar yapıyorsa doğru istikametteyiz demektir. Almanya’da 8 vatandaşımız öldürülüyor, bunun hesabını veremeyenler gelip bize akıl vermesinler. Türklerin evleri kundaklanıyor, bunun hesabını Almanya soramıyor, gelip bize akıl veriyor, sen o aklı kendine sakla. Allah’a hamdolsun 30 Mart’ta milletimiz aktif barışçı mazlumların yanında duran dış politikamıza da haklı çıktı. Hale bak, bize gelip basın şöyle böyle. Büyük bir kısmı bizden önce içeri girmişlerdir. Silahla yakalanan tipler bunlar. Tablo bu dedim, haberiniz var mı? Ses yok. Bilgilendirme farklı. Bir taraftan şoke olurken, diyoruz ki sizde bölücü terör örgütünün binlerce mensubu var. ev sahipliği yapıyorsunuz, eğer terörle ortak mücadelemiz olacaksa, burada da dayanışma içerisinde olmamız şart” dedi. (DHA)

AKP’li Başkana göre ‘Aleviler düzeni bozuyor’

AKP’li Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz’a göre en büyük birlik ‘din birliği’  Bolu Doğu ve Güneydoğu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (DOĞDER)’in açılışında konuşan AKP’li Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz, en büyük birliklerinin din birliği olduğunu belirterek, “Almanya ve Fransa, Alevilere destek veriyor” sözlerini sarf ederek Alevileri “düzeni bozmakla” suçladı.

Bolu’da Doğu ve Güneydoğu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (DOĞDER), AKP’li Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz’ın da katılımıyla düzenlenen törenle açıldı. Açılışta ilk olarak dernek başkanı Müslüm Ögürce, derneklerinin amacının Bolu’da yaşayan Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yaşayan yurttaşları bir çatı altında toplamak ve sorunlarına çözüm aramak olduğunu söyledi. 

Ögürce’nin ardından konuşan AKP’li Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz ise, en büyük birlik konusunun “din birliği” olduğunu belirterek, bu birliği bozmak için çok ciddi çalışmaların olduğunu iddia etti. 

Yılmaz, “En büyük birliğimiz de din birliğidir. İnşallah geçmişte olan o birlikteliği sağlayacak güce doğru yavaş yavaş gittiğimizi hissediyoruz. Bunu bozmak için yurt içi ve yurt dışında çok ciddi çalışmalar var. Belki bilmiyorsunuz. Almanya ve Fransa geçmişte PKK’ya müthiş destek verdiler. Şu anda da Alevilere destek veriyorlar. Amaçları şu: Türkiye’yi sıkıntıya sokmak. Eğer biz bu kardeşliği ve bütünlüğü geçmişte bu ülkeyi, Cumhuriyeti beraber kuranlar olarak kararlı olmak zorundayız. Bu kararlıkta en büyük etki de sizler olacaksınız” ifadelerini kullandı. 

demokrathaber.net

 

Muharrem Ayı Nedir ve Muharrem ayı ne zaman?

Muharrem Ayı ve Muharrem Orucu

Ehlibeyt’e gönül veren bir kişinin onun çektiği çileden de bihaber olması düşünülemez. Ehlibeyt’in atası Muhammed Ali de dahil olmak üzere gelen bütün evliyalar yaşadığı dönemde hep çile çekmiş ve akıl almaz işkencelere, hakaretlere, kötülüklere maruz kalmışlardır. Ehlibeyt’in içinde istisnasız bütün ermişler çile çektikleri halde Hz.Üseyin ‘in yerinin farklı olduğu yine Ehlibeyt’in kendi dilinden, nefesinden anlaşılmaktadır . Hz.Üseyin, Hak divanının sahibi ve Allah yolunun şehididir. Onun Muhammet Ali yoluna can cömertliği yapması Hakkın emridir. Hz.Üseyin, Yezid’e biat etmemiş, dedesi Muhammet Mustafa’nın Hakikat Kur’anını bu soysuzlara vermemiş ve en sonunda bu uğurda serini vermiştir. Hz.Üseyin şehit edildikten sonra öncelikle Ehlibeyt ve tüm sevenleri karalar bağlamıştır. Yüzyıllardır O’nun için yası matem tutulur ve göz yaşı dökülür. Onun için ağıtlar, mersiyeler yakılır, söylenir.

Gelen her evliya nefesine Hz.Üseyin ile başlar, O’nun sesini duyurur ve onun çektiği çileleri bu dünyada yaşar. Pir Zöhre Ana’nın ” Benim testim Kerbela suyudur” nefesi buna örnek olarak verilebilir. Çünkü Zöhre Ana’nın 30 yılı aşkın süredir verdiği mücadele Ehlibeyt, Hasan Üseyin mücadelesidir. Bu mücadele verilirken bir takım yetkililer de Mürşit Zöhre Ana’ya Nesimi’yi hatırlatmaktan geri durmamışlardır !

Kerbela’da öyle bir zulüm yaşanmıştır ki 1500 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ yüreklerdeki acısı dinmemiştir ve dünya durdukça da dinmeyecektir. Dökülen kan, İmam Üseyin’in mübarek kanıdır, peygamber torununun kanıdır. Bu zulüm Hz.Üseyin’ e yapılmakla beraber Muhammed Ali nesline yani Ehlibeytine de yapılmıştır. 

Hz.Üseyin ile Yezid’in mücadelesi Hak ile Batıl’ın, iyi ile kötünün mücadelesidir. Lanet Muaviye’nin Ehlibeyt’in büyüklüğünü kabul etmemesi, Hz.Muhammet Mustafa’nın Kur’anını ele geçirmek istemesi ve Ehlibeyt’in çektiği İnsanlık sancağının çıkarlarına ters düşmesi nedeniyle başlattığı kirli bir oyundur. Tarihin sayfalarında yazıldığı gibi bu bir “iktidar” kavgası değildir. Bütün dünyayı değil bütün evreni yaratan Allah’tır. Allah yolunun sahibi olan Ehlibeyt’in dünya saltanatı peşinde olması düşünülebilir mi? İzan sahibi herkesi düşünmeye ve sorgulamaya davet ediyorum.

Ehlibeyt; Hak sancağını çekmek, toplumu inanç, ibadet, sevgi ve insani bütün ulvi değerlerle yoğurmak için vardır. Taht, saltanat, benlik şeytanın işidir ki bunların hepsi Ehlibeyt düşmanlarının ortak özelliğidir.

Mürşit Zöhre Ana, tarihte anlatılan ve bir çok Alevinin de inanmadığı “Resmi İslam Tarihinin” bilinçli olarak tahrif edildiğini bildirmektedir. Her gelen Evliyanın bir görevi, misyonu vardır. Pir Zöhre Ana, din üzerine gelen bir Evliyadır. İnancımıza göre Mustafa Kemal Atatürk te bir Evliyadır ve O’nun görevi tükenmiş ve toprakları parçalanmış olan Osmanlı Devleti’nin yerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmaktır.

Resmi tarih öyle tahrif edilmiş, yüzyıllardır insanlar öyle kandırılmıştır ki her insanın doğum ve ölüm tarihleri belli ve sabit bir gün iken Hz.Üseyin için yası matem tutanlar her yıl farklı tarihlerde muharrem yası matemini tutar hale gelmişlerdir ! Muharrem yası matemi, en ufak bir alakası olmadığı halde Ramazanın peşine takılmış ve her sene on gün geri gelerek “davalaşan, bize de kısmet olsun” diye aylar cana gelerek konuşturulmuştu r !..

Muhammed-Ali’nin ailesini ve Ehlibeytini asıp kesenler bu mübarekler gayba girdikten sonra karşılarında doğruyu haykıracak ve karşı duracak kimse kalmadıktan sonra “İslam” adı altında zulüm devleti kurmuşlar ve medreseler kurarak bugün yaşanan “İslam’ın” temellerini kurmuşlardır. Peygamberimizin gaybından en az 200 yıl sonra ortaya çıkan sözüm ona din alimleri aradan geçen seneleri unutup peygamberin yanındaymış gibi “Hadis” , “Sünnet” adı altında Emevi,Abbasi geleneklerini, adetlerini peygamber sözü , davranışı diye yutturmuşlardır . Durum öyle hal almıştır ki bugün bu hadislere baktığınızda her mezhebin kendine has hadis kitapları vardır ve birinin A dediğine öteki B demektedir. Hakikatın yerini yalan almamış olsaydı zavallı kadınları göğüslerine kadar toprağa gömüp sonra taşlatan (recm) bir “İslam” olmazdı.

Esas konuya dönecek olursak bu ahir zamanda Alevi olsun Sünni olsun kimse Hz.İmam Üseyin’e yapılan o zulümlere , mübarek bedenine yapılan işkencelere sessiz kalamaz kalmamalıdır !!!

Aşağı yukarı 8 milyarlık dünya’da Hz.Üseyin için yası matem tutan tek inanç insanı Alevilerdir. Bu durumu nazarı dikkatinizden kaçırmamanızı istiyorum.

SORU: Ey Aleviler siz Muharrem Yası Matemini niçin tutuyorsunuz?
CEVAP: Hz.Üseyin’in susuz bırakılması, türlü işkencelere maruz kalması ve 12’inci günün sonunda mübarek başının gövdesinden ayrılması nedeniyle onun yasını tutuyoruz. 12 günün sebebi budur ve “oruç” değil yası matem dememizin sebebi de mübareğin çile çekmesidir.

SORU: Siz yası matemden sonra Kurban lokması yapıp ve Aşure pişiriyor musunuz ?
CEVAP: Evet. Yası matemimizi tutar akabinde “Ya İmam Üseyin sen mübarek başını Hak yoluna, Atalarının kurdukları Hak Muhammet Ali yoluna feda ettin, can cömertliği yaptın, biz boş mahlukatlar olarak senin gibi kendimizi, başımızı Hak yoluna feda edemiyoruz ama kestiğimiz bu Hak kurbanını yerimize kabul eyle. Bizleri bağışla.” deriz ve Kurban kestikten sonra Hz.Üseyin’in can aşı olarak Aşure lokması pişirilir ve Ehlibeyt’in yasını çeken tüm eş ,dost ve akrabalar bu lokmaya davet edilir.

Yası Matem tutmadan, Ehlibeyt’in çektikleri çileler için gözyaşı dökmeden, eline diline beline sahip olmayarak düzensiz bir yaşam süren bir insanın Aşure yapması veya Kurban lokması kesmesi söz konusu değildir.

Pişirilen lokma Ehlibeyt’in olması ve Yası Matem lokması olması nedeniyle kimsenin ayağına götürülmez herkes zahmet eder lokma pişirilen eve gider. Pişirilen lokma kapı kapı dağıtılmaz asla.

Peki lokmalar neden kapı kapı dağıtılmaz?
Çünkü , sizler bizler cenazelerimiz olduğunda onların ruhu için lokma yaparız ve dikkat edin cenazemiz için EVİMİZE GELEN tüm dostlarımıza, akrabalarımıza bu lokmadan ikram ederiz.

Sıradan mahlukatlar için böyle mantıklı bir uygulama yapan bizler neden Hz.Üseyin gibi Allah şehidi olan bir yüce Şahın lokmasını kapı kapı , sokak ortalarında düzensiz ortamlarda dağıtız.
Madem bu size mantıklı geliyor o zaman babanızın, annenizin cenazesinde lokmalarınızı Sıhhiye meydanında, Kadıköy meydanında dağıtın !..

Allah haklarından gelsin siyasi parti liderlerini, milletvekilleri ni geçiriyorlar Aşure kazanının başına güle oynaya sözüm ona Aşure dağıtıyorlar.

Hz.Üseyin baş verdi , onun acısını çektin 12 gün ,sevincini değil. Azıcık ta mı hayanız kalmadı , senin Yezid’ ten ne farkın kaldı söyler misin?

Hz.Üseyin’i bilmeyene, tanımayana, onun için çile çekmeyene, Muaviye’ye hazret diyene Aşure vermek doğru mudur? Siz bu davranışınızla sevaba girdiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Ey Aleviler; Aşure haşa bir tatlı türü değildir. İmam Üseyin’in can aşıdır, can lokmasıdır. Hayal edemeyeceğiniz kadar da kutsaldır.

Düzenli düzenli abdest alınarak, Ehlibeyt aşkıyla , dilek murat şifa şefaat temennileri ile o lokma yenir ve Hakka bir daha kısmet olması için dua edilir. Güzelce lokmalar bittikten sonra ev halkına “Hak Muhammet Ali , 12 İmam , Ehlibeyt ve İmam Üseyin” lokmalarınızı kabul etsin denir ve Sofra duası okunur.

İşte bizim Ehlibeyt ocağında, Hz.Ali’nin nefesini döken, Ehlibeyt’in, Kırklar ceminin nuru Mürşit Zöhre Ana’dan öğrendiğimiz yası matem budur, İmam Üseyin saygısı budur !!!

Muharrem ayı diye ifade edilen yası matem günleri 26 Şubatta başlar.

3 gün Hz.Muhammed Mustafa, 3 gün Eba Müslüm ve 4 Mart 15 Mart tarihleri arasında da toplam 12 gün Hz.Üseyin için yası matem tutulur.

Pirimiz Zöhre Ana’nın bildirdiği hakikatlere göre Hz.Üseyin’in gerçek gayb tarihi 15 Mart’tır. 3 Mart tarihinde yakalanır,12 gün boyunca işkence edilir ve 15 mart tarihinde şehit edilir. Her insanın doğum ve ölüm tarihi belli ise Kerbela’da hunharca şehit edilen yüceler yücesi Şah İmam Üseyin’in gayb tarihi neden belli olmasın…

Aşk ile…

http://www.zohreanaforum.com/tartismalar/47766-muharrem-yasi-matemi.html

Hak, Muhammed, Ali üçlemesi

Medet Allah, ya Muhammed, ya Ali,

Dertliyim derdime dermana geldim,

Bunlardan kurtaran Bektaş Veli

Dertliyim derdime dermana geldim.

Keşkülün içinde bir tane üzüm,

Bunu bize bağışla ey iki gözüm,

Muhammed der bana bir engür ezin,

Allah medet, ya Muhammed, ya Ali.

        Alevi yol ve yolağın temsilcisi olan dedeler, babalar, mürşid ve ocakzadeler, ortaya atılan bir fikri geniş bir hoşgörü ortamında edep ve erkana uygun bir hal içerisinde tartışıp, akılcı ve doğru çözümler üretmişlerdir. Anadolu Kızılbaş Alevileri’nin inanç anlayışında, Tanrı kavramı (hakk) insanda görülen bir varlığa dönüşüyor. Tanrısal görüşün en olgun örneği Hz. Ali’nin nesnel varlığıdır. Ali en olgun ve en yetkin insandır. Kamil ve erdemliliğin bütün meziyetlerine haiz olan Ali, Aleviler’in ibadet ve inancının mihenk taşı olmuştur. Tanrısal görünüşün onda belirmesi bu insan üstü yetkinlik ve özellikleri nedeniyledir. ‹nsan ve sevgi kavramı üzerine kurulan Alevi inanç ve yaşam biçiminde, sevginin üç aşaması vardır; „‹nsanın olgunlaşması“, „Tanrıya varmak“, „Varık birliğine ulaşmak“.

            Bu aşamalara insan denilen varlığı ulaştıran yegane olgu sevgidir. Sevgi denilen o yüce değerin sağladığı başarılardır. inancımızda sevgiye „aşk“, sevene „Aşık“ denir. Sevginin doğduğu pınar gönüldür. Gönül Tanrı’nın evidir. Bu evde üç kişi vardır; „Hak, Muhammed, Ali“. Anadolu Alevileri, sevdikleri ve kendisine meftun oldukları kişileri bu üçlemenin şahsında görürler. Bu deyimler pirleri, mürşidleri için veya o makama layık gördükleri şahıslar için kullanırlar; Hz. Hüseyin, Bozatlı Hızır, Pir, Hünkar, 7 Ulular gibi. Anadou Alevileri, gerek Hz. Ali’ye, gerek Hz. Muhammed’e, „Hazreti Pir“ de derler. „Eri, erden seçen kördür“ düsturundan hareketle erleri aynı nazarda görürler. Alevi ozanları bu inanç uluları; Ehl-i Beyd ve 12 ‹mam’a duyulan bu müşterek sevgiyi, yüzlerce yıldır bir meşe seli gibi coşkuyla söyleye gelmiştir. Yaşadıkları coğrafyada kahır görenler bizim gönül bahçemizde muhabbet suyu verilerek aşk ile beslenip büyütülmüşlerdir. Onlara içten, bir yanardağ volkanı gibi hitab edilmiştir.

Mürvet kanisin, şefaat eyle,

Dünya, ahirette selamet eyle,

Kesme himmetini, inayet eyle,

Medet Allah, ya Muhammed, ya Ali.

         Anadoludaki bu yüce inancın Alevi Kızılbaş dervişleri, ikrar verip sevdikleri, gönülden bağlandıkları, ocakzadelerine ve pirlerine daha adem zuhur etmeden göndermeler yaparlar;

Kandilde nur iken sevmişim seni,

Güzel Pirim, Sultan Pirim, Sah Pirim,

Her güzelden, güzel görmüşüm seni,

Güzel Pirim, Sultan Pirim, Sah Pirim.

      işte Genç Abdal’ın yukarıda vasıflandırdığı Pir, Hakk, Muhammed, Ali’den başkası değildir. Bir dörtlüğü:

Muhabbetle kalbimizi silelim,

Muhammed, Ali’ye doğru gidelim,

Pirim himmet eyle, sema edelim,

Güzel Pirim, Sutan Pirim, Sah Pirim.

     Alevi cem erkanlarında okunan hemen her dua ve deyişinde, her katılan insanın dilinde düşürmediği ve genelde tüm Aleviler’in günlük ikrar ve yeminlerinde bu üçleme mutlaka vardır. Yine Genç’i bir deyişinin dörtlüğünde bir başka şekilde bu üçlüyü gizleyerek söylüyor.

Hakk, Muhammed, Ali padişahımdır,

Namazım, niyazım, secdegahımdır,

Münacat eylerim, adill Sahımdır,

On iki imamlar Sah deyi deyi.

          Alevi dervişinin ve aşıklarının dediği, bu üçlemede şu açıktır; Gece gündüz, namazım, niyazım, zikrim, fikrim hep sizin içindir.

        “El aman, medet, mürvet” diye bütün aşıklar çırpınıp dururlar.

        Anadolu Kızılbaş Alevileri’nin ve Bektaşileri’nin inancında Hakk, Muhammed, Ali üçlemesinin ilk beirtilerini on ikinci yüz yılın sonu ile on üçüncü yüz yılın başlarında görürüz.

         Kızılbaş Alevi ve Bektaşi deyiş ve dualarının dışında Sünni ‹slam inancının hiç bir yerinde veya bir kitabında bu deyimlere rastlamak mümkün değildir. Çünkü ‹slam anlayışında ve ?eriat hükümlerine göre ibadet eden Müslümanlar’da Hakk, Muhammed, Ali (Üçünü bir bilmek) bu üçlemeyi dile getirmeke Tanrı’ şirk koşmuş sayılır mü’min.

 On ikinci yüz yıldan itibaren tek tek şair ve ozanların Ali ile ilgili övgü dolu şiirleri varsa da, 1310 ile 402 yıllarında yaşadığı söylenen Hz. Pir Hünkar’ın tek oğlu olduğunu söyleyen ve asil ismi ‹brahim olan Seyid Ali Sultan’dır. Bir beyitine;

Can ile canan Ali, canda cananım Ali,

Alemin ümidi sensin Hacı Bektaş-ı Veli.

         12’inci yüzyılın sonu ile 13’üncü yüzyılın başında yaşadığı söylenen Yunus Emre, bütün şiirlerinde çok güzel konulara değinmiştir. Hz. Muhammed’e ve soyuna yapılan haksızlığı görmezikten gelmemiş ve şiirlerinde Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’i yer yer işlemiş, fakat bir bütün “Hakk, Muhammed, Ali” üçlemisini kullanmamıştır. Bir şiirinde şöyle der Emre;

Araya araya bulsam izini,

izinin tozuna sürsem yüzümü,

Hakk nasip eylese görsem yüzünü,

Ya Muhammed canım arzular seni.

        Yunus Emre’yi izleyenlerden ve 14’üncü yüzyılın başlarında yaşayan Said Emre’nin de şiirlerinde bugünkü Aleviler’in kullandığı üçlemeye rastlamıyoruz. Ama şu beyiti çok manadardır:

Adım Said değüken, cümle müşkil haliken,

Bir ayet okumuşam, Hünkar’un esrarından.

        Ali sevgisi ve net olarak vurgulamalar 14’üncü yüzyıldaki şair ve ozanların şiirlerinde görülüyor. Bu gruptan Abdal Musa hazretleri bir şiirinde;

Güvercin donuyla Urum’a uçan,

imamlar evinin kapısın açan,

Cümle evliyalar üstünden geçen

Var mıdır, hiçbir er Ali’den gayri?

     Yine 14’üncü yüzyılda Hz. Ali ile ilgili şiirleriyle Seyid Nesimi öne çıkıyor. Söylemi gayet açıktır;

Ali evvel, Ali ahir, Ali batın, Ali zahir,

Ali şems-i münevverdir, Ali’dir nur ile enver

            15’inci yüzyıldaki şairlerin şiirlerinde bu Hakk, Muhammed, Ali üçlemesi daha belirginleşmeye başlıyor. Tarikatların en dorukta olduğu dergah ve tekkelerin en iyi çalıştığı dönemdir bu dönem.

Mü’min isen bana etme cefayı,

Allah bir, Muhammed, Ali aşkına,

Eyilikte ol daim eyle vefayı,

Allah bir, Muhammed, Ali aşkına

(Güvenc Abdal)

        22 Haziran 1527 tarihinde Sadık Bendesi, Dulkadir beylerinden Veli Dündar ile birlikte, Osmanlılar tarafından bir pusuya düşürülerek, Sadrazam ‹brahim Paşa tarafından, Nurhak yaylalarında başı kesilen Kalenden Çelebi’de bu üçlemeler daha çok görümeye başlanıyor.

Allah bir, Muhammed, Ali,

Nazar eyle bari bana,

izz-ü celalin aşkına

Çektirme şol zari bana

Pirlere niyaz ederiz

Yalan dünyayı nideriz

Ölürüz hasret gideririz

Göster şol didarı bana

             Kalender Çelebi’nin bu içli şiirine o tarihte rastlanırken, yine aynı çağlarda yaşamış Yemini (Alevilerin 7 Uluları’ından olup uzun dörtlüklerden oluşan Faziletnamenin ona ait olduğu söylenir). Onun şiirlerinde bu üçlemelere pek rastlanmıyor. 1551 yılında Sersem Ali Baba’da da bu üçlemeleri görmek mümkün.1550 yılına ait Muyiddin Abdal’ın bir şiirinde;

Evvel gelip Ali olan

Sonra gelip veli olan

Hem ebed, hem ezeli olan

Hakk, Muhammed, Ali haktır

          Anadolu Kızılbaş Aleviliğine Süleyman misali mührünü vuran Erdebil dervişlerinin Pir’i Sah Hatayi (1487-1524) Kızılbaş Aleviler’in, inanç ve ibadetlerinin en doruk noktası olan cem törenlerinde ve zakirlerin „Telli Kur-an“ı eşliğinde seslendirdikleri deyişlerin yarısından fazlası Sah Hatayi’nindir.

iki yavru var yuvada

Muallak döner havada

Dağda deryada ovada

Allah bir, Muhammed, Ali

     Yukardaki üçlemeleri içeren yüzlerece deyişi vardır.

      Pir Sultan (1502-1576) ?ah Hatayi’den çok etkilenmiştir. Ona ve onun yoluna olan bağlılığını ve verdiği ikrardan dönmeyişini canıyla ödetmişlerdir. Ancak 400 yıldır hiçbir hükümdar fermanı onu Anadolu Alevileri’nin gönlünden söküp atamamıştır.

Yol oğluyuz, yolu doğru severiz,

Haklı mıdır, haksız mıdır sorarız,

Dönüp eşiğine yüzler süreriz,

Yetiş Allah, ya Muhammed, ya Ali

(Pir Sultan Abdal)

     Kul Hüseyin, Pir Sultan’ın müridi Kul Himmed’den (XVI. yüzyıl) el almıştır;

Kıblemizden kısmetimiz verile

Veyselkaran gitti yemen iline

Arıyız, uçarız kudret balına

Allah bir, Muhammed, Ali diyerek

(Kul Himmet)

        16’ıncı yüyılın sonlarında yaşayan ozanlardan biri de Virani’dir. Hazreti Ali’nin türbedarlığını yapmıştır. Aleviler’in saydığı 7 ululardandır.

Mazhar-ı nur-u Hüda’sın ya Muhammed, ya Ali,

Hemden-ı şah evliyasın ya Muhammed, ya Ali

(Virani)

        17’inci yüzyılda yaşayan Fakir Edna koyu bir Sah Hatayi yanlısıdır;

Aşkın badesinden içen mest olur,

Allah bir, Muhammed, Ali dost olur,

Pir elinden bade içen mest olur

Olan bilir, olmayan ne bilir!

        Çağlar boyunca aynı aşk ve sevgiyle gönüllerde yer yapan bu üçlemedeki ulu isimler, şairlerin dilinde çeşitli konulara göre çağrılmıştır. Güzide Ana, 18’inci yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. ?ehit Feyzullah Çelebi’nin kızırıdır. Hazreti Pir Hünkar’ın mekanı olan Hazret Avlusu’nun girişinde, sol tarafataki terasta mezarı vardır.

Medet Allah, ya Muhammed, ya Ali,

Dertliyim derdime dermana geldim,

Bunlardan kurtaran Bektaş Veli

Dertliyim derdime dermana geldim.

       18’inci yüzyıl oda şiirlerinde bu üçlemeleri kullanan onlarca Alevi Bektaşi ozanı vardır. Bu coşku Alevi yerleşim birimlerindeki ozanlar tarafından duygulu bir şekilde şiirlerde işlenerek 19’uncu yüzyıla ulaşılıyor;

Keşkülün içinde bir tane üzüm,

Bunu bize bağışla ey iki gözüm

Muhammed der bana bir engür ezin

Allah medet, ya Muhammed, ya Ali

(Aşıki)

        Ali Özsoy Dede 1907 yılında Sivas’ın Sivrialan köyünde doğdu;

Taş duvara karşı ibadet etmem

Kıblem Muhammed, Kaben Ali’dir

Otuz iki farzdan bana söz etme,

Kıblem Muhammed, Kaben Ali’dir.

         Yakın tarihimize kadar bazı Alevi ozanlarının şiirlerinde Hakk, Muhammed, Ali üçlemesini kullandıklarına kullanmışlardır.

          20’inci yüzyılda tarikat kavram ve konuları yerine daha çok açlık, yoksulluk, emekçilerin hali, işlevleri yani daha çok sosyal içerikli konular şiirlerde işlenmeye başlanmıştır. Yaşadığımız çağda Alevi, Bektaşi şaireri ekonomik, politik, kültürel ve sanatsal konulara daha çok ağırlık vermişlerdir. Hep geriye bakarak yürümek kimseye yarar sağlamaz. Alevilik tarihte hızla akan bir ırmak gibidir. Değişik ortam ve koşullara göre kendini yeniler ve bu değişimleri şiirine yansıtır.

         Bir birlikte bin ayrılığı giderebilenlerin demine hüüü…

         YAZAR: HASAN KILAVUZ

ALEVİLİKTE CEMEVİ

ALEVİLİKTE CEMEVİ

 Alevilikte Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır.

        Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve “toplanma yeri” demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak “Tanrı’nın evi”, “Tanrı’ya dua etme (namaz kılma) mekânı”, “Müslümanların tapınağı” biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir.

        Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve “toplanma yeri” demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak “Tanrı’nın evi”, “Tanrı’ya dua etme (namaz kılma) mekânı”, “Müslümanların tapınağı” biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve Muhammed’in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı’nın adının anılması (Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini…Rabbin biliyor); yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı’ya dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar…Kuran 2, 239: Eğer -herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine getirin…) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami-mescid yapısı türünden bir İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:

“1024. Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.

1025. Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.

1026. Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina işle ne de sadaka dağıt!” (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)

   Nasıl ki Tanrı’ya dua etme-yakarma (Arapça salat, Farsça namaz), Muhammed’ den sonra biçim ve kurallara bağlanmış ise, camiler de, özellikle Sünni (Hanedan) İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam simgesi olmuştur.

      Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı, Heterodoks İslam’da yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda, açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı. Ayrıca Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde- camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.

       Nuvayri’nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi) diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler, tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra’larda yaptılar.

       1051 yılı kışında başkent al-Ahsa’yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki Heterodoks İslam, yani bu proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla dayatmıyorlar. Ancak propaganda ve aydınlatma yoluyla Dai’ler zaman içinde başarabilirlerse onları kendi inançlarına çeviriyorlardı.

        Alevi konar-göçer Türkmenler’in Anadolu’dan bir Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas’ın Piri Dede Garkın’ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu’l Kudsiyye’sinde (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar’a durarak yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet dilemekte. “Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!” demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir…

       Büyük İsmaili Hind ve Sind baş dai’lerinden Pir Sadruddin’in (ölm. 1416) İmam İslam Şah’ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir’de Gat Ganga’lar yaptırdığını biliyoruz. Hind diyalektlerindeki Gat Ganga’nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi’dir. İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi’nde yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.)

      Daha sonraki yüzyıllar içinde Alevi inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergahı külliyesindeki Meydanevi bunun en önemli kanıtıdır.

      Alevi-Bektaşilerin Heterodoks İslam olarak bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi’dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid’imiz, Dar’ımız, Semah’ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran’ın buyurduğu gibi her yerde yaparız. Tarihsel örnekleri yukarıda verdik, meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini. Başbakan, Alevileri camiye çağırıyormuş: Açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye…camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem’imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler! Başbakan İslam dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş. Daha fazlası da beklenmez…

Dr.İsmail KAYGUSUZ