Alevilik sadece Ali’yi sevmek değil…

HDP adayı Turgut Öker: Alevilik sadece Ali’yi sevmek değil, Yezid’e ve zorbaya da lanet etmektir

Türkiye seçim sathı mailine girdiğinden beri en çok merak edilen konu HDP’nin barajı aşıp aşamayacağı. Bu, 8 Haziran itibariyle oluşacak Meclis ve dolayısıyla Türkiye tablosu açısından da kilit bir önem kazandı. Haliyle de anketler, simülasyonlar, analizler ve çeşitli saha çalışmalarıyla HDP’nin yüzde 10 barajının üstüne çıkıp çıkmayacağı sorusunun yanıtı aranıyor.

HDP oylarına ilişkin tahmin ve analizler yapılırken üzerinde çokça durulan kriterlerden biri ise “Alevi oyları”… Böyle bir blok oy potansiyeli olup olmadığı tartışması bir yana, “Alevi oyları” kavramı siyasal olarak pek çok ön kabulü/yargıyı da içeriyor. Bunların en başta geleni, kuşkusuz, “Alevi oylarının ağırlıklı olarak CHP ’ye gittiği” yönündeki kanaat. Uğradıkları kırım ve yıkımların ardından, tarihsel olarak sol siyasete yakın, devlete ve devletçi politik geleneklere uzak olan Alevi toplumunun sağcı partilere yönelmediği açıkça ortada. Ama bu kez CHP’nin yanı sıra HDP de Alevi oylarını alabilecek mi? Önemli bir Kürt-Alevi nüfusunun yanı sıra, Anadolu’nun pek çok noktasına dağılmış Türk/Türkmen Aleviler de HDP’ye yönelerek barajın aşılmasında önemli bir faktör haline gelebilir mi?

Bu sorular elbette en başından beri HDP’nin de gündemindeydi. Sınıfsal, etnik, dini, cinsel, toplumsal olarak ezilmiş ya da ‘dezavantajlı’ kesimleri kapsama ve temsil etme konusunda gayretli olan HDP Alevi toplumu içinde zaten bir örgütlülüğe ve etkiye sahipti. Ama bu etki güçlendirilebilir miydi?
Tüm bunları HDP’nin İstanbul 2. Bölge 1. Sıra adayı Turgut Öker’le konuştuk. Öker, özellikle Avrupa’daki Alevi toplumunun örgütlenmesi sürecindeki çabaları ve öncü rolüyle tanınan önemli bir isim. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 10 Mayıs’ta Almanya’da yaptığı konuşmada, “Avrupa’da Ali’siz Alevilik diye bir şeyler çıktı ya. Şimdi bu Ali’siz Alevilerin birini de milletvekili adayı yaptılar” diyerek onun adaylığının etkisini teyit etmiş oldu bir bakıma. Öker, sadece kendi seçim bölgesinde değil, İstanbul’un 1. ve 3. bölgeleri ile Tokat’tan Maraş’a, Sivas’tan Mersin’e, Aydın’dan Çorum’a dek, özellikle Alevi nüfusun bulunduğu hemen her kent ve kasabada bizzat seçim çalışmalarına katılıyor; Avrupa’daki seçmenlere gidiyor ve oradaki oy verme işlemlerini de yakından takip ediyor.

Turgut Öker’le adaylık sürecini ve seçim çalışmaları sırasında sahadan edindiği izlenimleri, Erdoğan’ın kendisi için söylediği “Alisiz ateist Alevi” sözlerini ve daha birçok şeyi konuştuk. Sözü yeterince uzattık, şimdi Turgut Öker’e bırakalım…

Siz Türkiye’de bir lise öğrencisiyken aileniz Almanya’da işçiydi; politik mücadeleye katılıp tutuklandınız, dışarı çıktıktan sonra 12 Eylül darbesi oldu ve Avrupa’da kaldınız… Okuyucularımıza kendinizi tanıtır mısınız biraz?

1961 yılında Sivas’ın Yıldızeli ilçesine bağlı İslim Köyü’nde doğdum. 1973 yılında Almanya’nın Hamburg kentinde işçi olarak çalışan ailemin yanına gidip bir süre kaldıktan sonra okumak için Türkiye’ye döndüm. İstanbul Kartal’da yakınlarımın yanında kalırken liseye devam ettim. Türkiye’de devrimci hareketin çok dinamik olduğu bu dönemde devrimci gençlik hareketlerine katıldım. 1979’da tutuklandım ve kısa bir süre tutuklu kalıp tahliye olduktan sonra ailemi görmek için Almanya’ya döndüm. Ben Hamburg’dayken 12 Eylül faşist darbesi oldu. Eğitimime burada devam ettim ve Lüneburg Üniversitesi’nde Sosyal Danışmanlık okudum. Yaklaşık 8 yıl boyunca da Hamburg’da sosyal danışman olarak çalıştım. Özellikle emniyet ve cezaevi işkencelerinden geçtikten sonra yurtdışına gelen Türkiyeli devrimcilerle çalıştım. Kürt hareketinin Diyarbakır zindanında o korkunç işkenceleri yaşamış birçok isimle de tedavileri sürecinde bu yıllarda tanıştım.

Ama esasen Alevi toplumunun örgütlenmesinde ki rolünüz dikkat çekici… Nasıl oldu bu? Türkiyeli devrimci hareketlerin içinde bir sosyalist iken Alevi toplumuna yönelik bir örgütlenmenin içinde nasıl yer aldınız?

Pedagoji okudum ve o yıllarda sosyal danışmanlık da yapıyordum Gençlik Merkezi’nde. Aleviliğe beni yönlendiren olay o yıllarda Fransa’daki Cezayirli gençlerin “SOS Racismus” yani “İmdat Irkçılık” başlığı altındaki toplumsal çıkışları oldu. Onların hareket noktası, kendi kültürel ve etnik kimliklerini, inanç sistemlerini özgürce ifade etmekti. “Biz niye Alevi olduğumuzu gizliyoruz?” diye düşünmeye başladım. O yıllarda Almanya’da Yeşiller Partisi de yeni kuruluyordu ve biz de bizi anlayacak, Türkiye’deki işkence ve baskılara duyarlı olacak hangi kesim varsa onlarla iletişime geçiyorduk. Temasta olduğumuz Alman solundan Komünistler Birliği grubu da Yeşiller’in kuruluşuna öncülük eden gruplardan biriydi. Bizden de göçmenleri temsil edecek temsilciler istediler. Böylelikle bu oluşumda da yer aldım. Yeşiller’in de bir tür fikir önderi olan, Rudolph Bahro’nun çok uluslu, çok kültürlü toplum tartışmalarına dahil olmuş olduk. Bu bize ilaç gibi geldi. Irkçılığa ve inkara karşı böyle bir yaklaşıma, pozisyona ihtiyaç vardı. Bunların da etkisiyle 1988’de bir grup arkadaşla Hamburg Alevi Kültür Merkezi’ni kurduk. O güne kadar ne Türkiye’de ne de dünyada Alevi adıyla bir kurum yoktu. 1989’da bir Alevi Kültür Haftası düzenledik. Birkaç bin insan beklerken 10 bine yakın insan geldi etkinliklere. Çok önemli bir yaraya parmak bastığımızı böylelikle gördük. Sonra art arda Almanya’da benzer dernekler kurulmaya başlandı. Bunlar Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) adıyla bir araya geldi ve ben de 1993’ten 1996’ya kadar bu federasyonun genel sekreterliğini yaptım.
1993 Sivas Katliamı’nın da olduğu yıl…
Evet, 1993’te bir miting düzenledik biz de Almanya’da bu katliamı protesto etmek için. Arif Sağ Madımak’ta üstünde olan giysilerle gelmişti hatta. O mitingin sorumlularından biriydim ve polise 3 bin rakamı vermiştik katılım beklentisi için. Ama Avrupa’nın her yerinden on binlerce insan geldi. 3 bin kişiye göre belirlenen alan almadı insanları… Kitlesel örgütlenmenin temeli biraz da bu mitingde atılmıştır.

Bu esnada Türkiye’yle ve Türkiye’deki Alevilerle ilişkileriniz nasıldı?
Öncelikle Sivas Katliamı davasının takibini ve Avrupa kamuoyunun bu dava hakkında bilgilendirilme sini amaçladık tabii. Milletvekilleri nin, yazarların, gazetecilerin davaları izlemesi için önayak olduk. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve İzmir merkezli Hacı Bektaş Veli Derneği ile ilişkilerimiz vardı. Sonra 1995 Gazi katliamı oldu. O davanın izlenmesi için de seferber olduk. O kadar ısrarcı olduk ki dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, bizi Alevi-Bektaşi temsilcileri sıfatıyla Köşk’e davet etti. Bize gönderilen davetiyelerin üzerinde bu ifade yazar ve sanırım bu da bir ilktir. Yani Alevi adıyla örgütlenmenin Aleviler için bile bir korku kaynağı olduğu yıllar için önemli adımlardı bunlar.
Bu anlattıklarınız dan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün mü: Kimliğini gizleyerek yaşamak zorunda kalmış bir toplum, 12 Eylül öncesinde Çorum, Maraş gibi katliamlara maruz kalıyor. Dışarıya yoğun göç veriyor, hatta bir diasporası oluşuyor. Ve 93’teki Sivas Katliamı’ndan sonra bir tür ‘artık yeter’ isyanıyla ve biraz da diaspora Alevilerinin de katkısıyla, kendisini ve kimliğini açıktan ifade etme yoluna gidiliyor. Kapalı bir savunma yerine, bizzat Alevi kimliği üzerinden de daha açık bir hak arama süreci başlıyor…

Alevi toplumunun potansiyelinin örgütlenmesi açısından kesinlikle böyle. Avrupa’da yaşayan Aleviler, inanç özgürlüğünün önemini gördüler. İstediği yere cemevi kuruyor; yerel yönetim, merkezi yönetim geliyor, Hıristiyanlarla aynı hakları sunuyor… “Neden kendi ülkemizde bu olmuyor?” sorusunu doğurdu bunlar elbette. Alevilerin özgüvene kavuşması yaşanan katliamlarla yüzleşmekten geçiyordu öncelikle tabi. Öyle de oldu. Madımak önünde ısrarcı olmak, oradaki o et lokantasına razı olmamak ve her yıl daha kalabalık gruplarla bizzat katliamın yaşandığı yere gitmek, Maraş’a gitmek… Hazineler kaybedildiği yerde aranır, Aleviler de özgüvenlerini katledildikleri yerlerde aramalıydılar. Avrupa’daki örgütlenmenin katkısı daha çok, bu ülkelerdeki Ermeni, Yahudi örgütlenmelerin den ve genel olarak Batı tipi demokrasilerin daha toleranslı yaklaşımlarında n etkilenerek olmuştur. Bir inanç örgütlenmesinin bir sınıf örgütlenmesi olmayacağını, bu tür bir örgütlenmede ‘Alevi burjuvazisi’nin de köylüsünün de yer alması gerektiğini kavramış olduk. Aramızda işverenler var, köylüler var, Kürt Alevisi, Türk, Balkan Alevisi var, Çepniler var… Türkiye’de devletin elinde olan bir potansiyeli de böylelikle ellerinden almış olduk bir bakıma.

Peki biraz bugüne gelelim. Erdoğan geçen yıl sizin Avrupa’daki örgütlenmeniz için “Ali’siz ateist Alevi diye bir şeyler çıktı” dedi. Geçtiğimiz günlerde de Almanya’da bizzat sizin adaylığınıza değinerek bu kez size “Ali’siz Alevi’yi aday yapmışlar” dedi. Bunların sizin etrafınızda bir karşılığı oluyor mu? İnsanları etkiliyor mu bu sözler?

Ben kimliğimi, devrimci, sosyalist bir insan olduğumu en baştan beri söyledim. İnsanlar beni biliyorlar zaten, saklı gizli bir şeyim yok ki. Aleviler beni böyle kabullenmiş ve sevmiş durumda. Bizim dünyamızda öyle “ateist”, “Ali’siz” gibi kavramlarla şeytanlaştırma yok. Alevi toplumu için Ali (ve tabii dolayısıyla Yezid) sadece bir dini simge, bir inanç öğesi değildir. Bir erdem ve erdemsizlik, iyilik ve kötülük sembolüdür. “Ali’yi seviyorum” demek yetmez yani bu toplumu ikna etmek için; Ali’yi ve Yezid’i tanır bu toplum. Ve Yezid’e lanet okunmadan cem bitmez Alevilerde. O insanlar benim dini inançlarımın ne düzeyde, ne durumda olduğundan çok, Yezid’le, zorbayla mücadeleme bakarlar yani. Dolayısıyla o sözlerin bir etkisi yok.

Ama ne var? Bizim toplumun baştan yanlış yaptığı bir şey var; biz bu “İslam içi miyiz dışı mıyız” tartışmalarına çok ve gereksiz girdik. Tek tek insanlar kendi hisleriyle ilgili olarak bu tartışmaları yapabilir ama kurumların yapması yanlıştı. İşte birileri dedi ki “Biz Kürdistan Alevileriyiz”; öbür taraftan İzzettin Doğan tarafı “Alevilik bir Türk düşüncesi inancıdır” dedi. Yani halbuki şöyle bir baksan, İran’dan Balkanlara kadar, değişik milliyetlerden Aleviler, Bektaşiler var. Bu tartışmalar yanlıştı.

Aşılabildi mi bu tartışmalar?
Biz en azından şunu başardık. Alevilerin farklılıklarda bir arada olması; Türk, Kürt, dindar, ateist, liberal, komünist… Öğretinin kapsayıcılığıyl a tüm kesimleri bir arada tutan bir örgütlenme yaratabildik. Bu biraz bugünkü HDK mantığıyla örtüşüyor. Avrupa’da en kolay entegrasyonu Aleviler sağlamıştır. Bu süreçte milletvekilli olmuş, sendikalarda kitle örgütlerinde toplumda önemli bir yere gelmiş Türkiyelilerin önemli bir bölümü Alevidir. Bu biraz da öğretiden kaynaklanıyor. Siyasal İslam’ın ‘kafir’ diyerek ötekileştirmesi bizim toplumumuzda yoktur. Aksine Almancayı çabuk öğrensin çocuklar diye annem Alman arkadaşlarımızı n gelmesinden çok hoşnut olurdu, onlara kekler yapardı. Farklılıklarla bir arada durabilmeyi başarmak açısından önemli mesafe kat ettik.

Seçimlere gelirsek… Avrupa’dan başlayalım; Avrupa oylarının çok önemli olduğundan konuşuluyor bu seçim için. Nasıl durum? Avrupalı Alevilerin eğilimi ne yönde?

Ben Mart ayında Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Başkanlığı’ndan istifa ederek adaylığımı açıkladım. O tarihten beri çok olumlu tepkiler var. “Aleviler kesinlikle CHP’ye oy verir” ön yargısının kırıldığını göreceksiniz.

Kaç Alevi var Avrupa’da, bu konuda bir veri var mı elinizde?
5 milyon Türkiyeli olduğu kabul ediliyor yaygın olarak. Oran Türkiye’deki gibidir aşağı yukarı. Yani bunun yaklaşık 1-1,5 milyonu Alevidir…

Alevi toplumundan ne kadar oy bekliyorsunuz peki?
En az 250-300 bin oy alacağımızı biliyoruz.

Türkiye’deki çalışmalar nasıl gidiyor? Sahadaki izlenimleriniz ne yönde?
Burada da sürekli faaliyet halindeyiz, her yere koşuşturuyoruz. Özellikle İstanbul’da önemli bir etki var. Bir süredir Alevi toplumunu terörize etmek, onun yeni musahipler kazanmasını önlemek için yapılan planlı hareketler var. Alevi mahallelerini ve Alevileri şiddetle anmak, kriminalize etmek gibi bir niyet… Ama insanlar yapılanları görüyor. Çıkış yolunun nerede olduğunu da görüyor. Emekçiler, aydınlar, Aleviler, Sünniler, Kürtler, Türkler, Ermeniler… HDP çatısı altında bir araya gelen tüm kesimler toplumda çok olumlu bir karşılık uyandırıyor; gittiğimiz her yerde büyük bir ilgiyle karşılanıyoruz. HDP barajı aşacak, farklılıklarımı zla ve kardeşçe bir arada yaşamanın yolu açılacaktır.

radikal.com

Alevilere Göre Alevilik! Erdoğan’a Göre Alevilik!

Alevi inancına sahip bir gazeteci adayı olarak Sayın Başbakan’a soru sorarak yazıma başlamak istiyorum. Alevilik sadece Hazreti Ali’yi sevmekle mi olur? Erdoğan hiç cemevine gitmiş midir? Alevilerden “Rıza ve helallik” almış mıdır? Kendine müsahip (kardeş) tutmuş mudur? Cem ibadetine katılmış mıdır? Lokmanın anlamını bilmekte midir? Semah’ın anlamını bilmekte midir? Muharrem orucu’nu tutmuş mudur? 4 kapı 40 makamı’nı bilmekte midir? Pir-Rehber-Mürşit kavramını, Talip kavramını bilmekte midir?

Ben açıklayayım, Hayır!

         Burada saydığım, Tayyip Erdoğan’a sorduğum bu sorular Aleviliğin temel taşlarıdır. Ama asıl taşları sağlamlaştıran, yıkmayan tek şey “İnsan”dır. Bu konuyu yazmaya başlamadan önce yazıya başlık düşünüyorum: “Bize göre Alevilik! İktidara göre Alevilik!”. Sonra bir kitap gözüme ilişiyor. Çok eski bir kitap, 1963 tarihli. Kitabın adı “Kuran’da ibadet, Müslüman’a saadet” ve kitabın kapağında bir söz;

“Veçhi Adem Hak durubdur Âleme
Hakka erdi secde eden Âdeme…”

          Alevi inancında insan önemli bir yer tutar. O yüzden deriz ki “Eline, beline, diline sahip ol!” o yüzden deriz ki bizim secdemiz insanadır, o yüzden deriz ki “Ben insanım, sen insan. Benim senden senin benden üstünlüğün yoktur.” İşte Alevi inancı merkezine Allah-İnsan ilişkisini temel alan bir inançtır. O yüzdendir ki sadece Hazreti Ali’yi sevmek Alevilik inancı sayılmaz.

Yukarıda sorduğum soruların cevaplarına gelince…

Cemevleri…

         Alevilerin ibadethanesi cemevleridir. Cemevi kelime bakımından “Cem” yani toplanma, topluluk anlamına gelir. Bu ibadethanelerde aşevi, yetimhane, yemekhane, yatakhane, gasilhane, muhabbet yapılan odalar gibi yerler bulunur. Ve cemevlerinin bu özelliği Hazreti Muhammed zamanında yapılan “Mescit”lere benzemektedir.  

Rıza ve Helallik…

          Aleviler cem ibadetine başlamaları için içlerinde küskün, dargın birisinin olmaması gerekmektedir. Aleviliğe göre hesaba çekilmeden önce burada çözülebilecek sorunları bitirmek ve ibadete küskün, dargın başlamamaktır. İki insan birbirine küskün halde cem ibadetine girerse onlar barışana kadar cem ibadeti başlamaz, sorunu çözmek için konuşulur ve sonuca bağlanır. O yüzden Alevilerde “hak” olayı çok önemlidir. Birinin üzerine geçmiş hak, beddua, kavga, kırgınlık, küskünlük hem vicdani anlamda hem de ilahi anlamda olumsuzluklar yaşatmaktadır.

Müsahiplik…

          Hz.Muhammed veda haccı dönüşü Gadir-i Hum denilen yerde Maide Suresi’nin 3. ayetinin hükmüne göre Hazreti Ali’yi kardeş, veli ve vasi kılmıştır. Bu olayla Medineliler ile Mekkeliler kardeş edilmiş “Müsahip” olmuştur. Alevilikte “Musahip” kavramı kardeşin olduğun kişinin etini kendi etin, derdini kendi derdin bilmektir. Kin tutmamak, bencil davranmamayı gerektirir.

Cem İbadeti…

          Alevilerin ibadetinin kaynağının bütün temeli Kur’an-ı Kerim’e dayanmaktadır. İbadetin içinde çeşitli gereklilikler bulunur. Bunların içinde “Semah” yer alır. Semah başlı başına ibadet değil Cem İbadeti’nin içinde yer alan bir kısımdır. “Semah” ile ilgili ayet “Saffat Suresi 1-2-3. Ayette” yer almaktadır.

         Alevilerin en büyük sorunu ise neden “namaz” kılmadığımız yönündedir. Namaz kelime anlamı ile farsça olup tam Türkçe karşılığı “Dua” olarak geçmektedir. Kuran’da ise ibadetin temelleri  Rüku, Kıyam ve  Secde üzerine kurulmuştur.  Ve bu temelleri Aleviler cem ibadeti içerisinde uygular, secde eder, rüku’ya eğilirler. Diğer inançlarla kesin bir ayrımı “Ben-i Adem’e secdedir” İlk insan Adem yaratıldığı zaman Allah meleklerine Ademe secde etmelerini buyurur fakat Şeytan kibrinden dolayı secde etmez, benlik içindedir. Daha sonra adem’i günahkar edip cennetten kovulmasını sağlar. Ademe secde edilmesinin nedeni Allah Ademi yaratılmışların en üstünü olarak tanımlamış ve ona ruhundan üflemiştir. İşte alevi inancı bu olaydan ötürü her insanın içinde Allah’ın bir parçası olduğunu düşünür, onun asıl evinin kalp olduğunu belirterek birbirlerine karşı secde etmektedir. Bu olay Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi’nin 34. Ayetine yer almaktadır.

Lokma…

         Alevilikte lokma her şey olabilir. Bir kırıntıdan tutunda bir poğaçaya kadar her şey her tür yiyecek şey lokma olabilir. Alevi ibadetine gelen insanlar evlerinde lokma yapıp getirirler. Cem ibadeti başlamadan önce lokmalar torbalara eşit miktarda koyulur ve cem sonunda dağıtılır.

Muharrem Orucu…

        Hazreti Adem’in tövbesinin kabul edilmesinden Hz.Muhammed’in Medine’ye sağsalim ulaşmasına kadar bütün Peygamberler Muharrem orucunu tutmuşlardır. Hz.Yunus balığın içinden kurtulmuş tutmuştır. Hz.Yusuf kuyudan kurtulmuş tutmuştur. Hz. Yakup oğlunu bulmuş, gözleri açılmış ve ardından bu orucu tutmuştur. Hz.Nuh felaketten kurtulmuş bu orucu tutmuştur. Muharrem orucunun asıl amacı şükür orucudur. Oruc’un anlamı nefs öldürmek ve şükretmektir. İslam’da ise Hz.Hüseyin’in Yezid tarafından 72 aile eşrafıyla birlikte katledilişinin ardından bu matem orucuyla birleştirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Muharrem orucu “Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizlerede farzdır” ayetinde belirtilmiştir. Aleviler Muharrem ayının ilk on günü şükür ve Hz. Hüseyin’in anısına oruç tutarlar. O on günün ardından iki günde Hz. Hüseyin’in oğlu Hz.Zeynel Abidin Kerbela’dan sağsalim kurtulduğu, Peygamber soyu devam ettiği için şükür orucu tutarlar ve şükürün bir nişanesi olarak Aşure dağıtırlar. (Aşure Hz.Nuh’un felaketten kurtulmasıyla gemide yer alan malzemeleri bir araya getirerek şükür için yaptığı tatlıdır.

4 Kapı 40 Makam…

        Aleviler İslam inancını tamamen yaşamak için ilk olarak İslam’a teslim olmak zorundadır. Bu teslim olan insanlara “Talip” denilmekte, Teslim olduğu kişilere de “Pir-Rehber-Mürşit” denilmektedir. 4 Kapı 40 Makam Şeriat ile başlar, Tarika, Marifat devam eder, Hakikat ile son bulmaktadır. Bu inanç sistemi Hz.Muhammed devrinde doğmuş, her kapı ve makam Kur’an-ı Kerim’e dayandırılmış, Hz. Ahmed Yesevi ile somutlaşmış ve Hacı Bektaş-ı Veli ile Anadolu’da yayılmaya başlanmıştır. Bu kapıların ilki Şeriat’tır. Şeriat’tan kasıt içindeki kiri, pası, benliği, kibirliği atmak, uzaklaştırmaktır. Bu kapıda ilim, İslam öğrenilir ve yavaş yavaş Vahde-i Vücut kavramına giriş yapılmaktadır. Tarikat ve Marifet kurallarını da uyguladıktan sonra insan Hakikat kapısının makamlarına girmiş olur ve İnsan-ı Kamil dediğimiz makama erer. O yüzden 4 Kapı 40 makamı yaşamak zordur.

    Alevilerin temel kavramlarını dilim döndüğünce, bildiğim kadarıyla anlatmaya çalıştım. Alevi halkı Anadolu’da bir çok zorluklarla karşılaşmıştır. Moğol istilası yüzünden, Osmanlı döneminde fetvalar yüzünden sırf Alevi kimliklerinden dolayı insanlar öldürülmüştür.

 

Alevililere göre Alevilik budur. Peki ya İktidara göre Alevilik nasıl?

         Bu soruyu tek bir söz özetlemektedir:  “Hazreti Ali’yi sevmek Alevilikse ben dört dörtlük Aleviyim.” – Recep Tayyip Erdoğan

         Aleviler kalp kırmaktan kaçınırlar, diliyle söylediklerini tartarlar. Eline, beline, diline sahip oldukları içindir ki kendinden olmayanları hor görmezler. Her inancı, her etnik kimliği, her şeyi Allah’tan deyip kabul ederler. Peki ya Aleviler böyle düşünürken Alevilere neler yapılmakta, söylenmektedir?

           Bir zamanlar böyle bir tanım yapılmıştı. Ama görüldüğü gibi Hazreti Ali’yi sevmek başlı başına Alevilik sayılmıyor. Aleyim demekle de Alevi olunmuyor. Bütün hükümetler döneminde Alevilik bir sorun haline gelmiştir. Hiçbir hükümet adım atmamış, cemevleri ibadethane sayılmamıştır. Mustafa Kemal Atatürk 1938 yılında Doğu bölgelerinde inanç bölgeleri kurmayı hedeflemiş ama ömrü vefa etmemiştir. Ondan sonra gelenler ise bu konuyu hiç dillendirmemeyi yeğlemiştir. Yakın bir zamana kadar Aleviler büyük bir darbe almıştır: “Cemevleri Cümbüşevidir” sözü söylenmiş ve Aleviler kırılmıştır.

        Çok değil bundan tam 20 sene önce 7 Eylül akşamı o dönemin İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan gece saat 03.00 civarı verdiği talimatla Türkiye’de Alevilerin büyük dergahlarından sayılan Karacaahmet Sultan Dergahı’nı yıkma girişiminde bulunmuştur. Bu olaydan 18 sene sonra ise aynı dergah hakkında “O cemevi bir ucubedir” diyerek 18 sene önce yaşanan duyguları yaşatmıştır. Halbuki o cemevi Kurtuluş Savaşı döneminde Halide Edip Adıvar’ı korumuş, Kurtuluş Savaşı’nda bir çok planın yapıldığı yer olmuştur.

             Günümüze gelindiğinde Aleviler sorunları hakkında Alevi çalıştayları yapılmaktadır. Peki çıkan sonu ne? Kocaman bir sıfır. Alevilerin ibadethaneleri kabul edilmemekte, Alevilerin Cami’ye gitmeleri belirtilmektedir. Cami-Cemevi projeleriyle asimile çalışmaları başlatılmak istenmektedir. Ama Aleviler inancı gereği “Yol birdir iki yere verilmez” sözüyle kabul etmemektedir.  Her seçim döneminde dillendiren paketlerle Alevilerin oylarına talip olunmakta iş işten geçtikten sonra da hiçbir ilerleme olmamaktadır. 2009 seçimlerinde vaat edilenlerden geriye bir şey kalmamış, 2014 Mart seçimlerinde de aynı ince hesap yapılmıştır. Şimdiki Cumhurbaşkanı Seçimi öncesi yeni bir Alevi açılımından söz edilmektedir. Ama her Alevi bilmektedir ki bu seçimlerin ardından da bir çok ötekileştirilenlerin sorunları gibi Alevilerinde sorunları çözülmemektedir. Bir zamanlar Aleviliği İslam inancı olarak saymayan insanlar bugünlere gelindiğinde bir tepki, Almanya Cumhurbaşkanı’na sırf cevap vermek amacıyla “Bugün Alevilere ‘Müslüman değilsin’ de tepki alırsın” diyerek Aleviliği kabul etmektedir.

Son olarak Almanya Cumhurbaşkanı’nın Türkiye ziyareti sırasında dillendirdiği “Bizim ülkemizdeki Alevi vatandaşların cemevleri ibadethane sayılmaktadır. “ sözü Türkiye’deki Alevi sorununun trajikomik durumunu anlatmaktadır. Bir bir dış ülkeye “Alevi vatandaşlarımızın hakkını verin” diyeceğimize Yurt dışından bir Cumhurbaşkanı bizim ülkemizdeki siyasilere “Alevi vatandaşlarınızın haklarını verin” diyor.

İşte Alevi insanların Alevilik tanımı böyle! Peki ya İktidar’a göre Alevilik…

Atakan Yorulmaz

yorulmazatakan@gmail.com

Twitter: @AtakanYrlmz

Radikal

Aleviler AK Parti ile buluşabilir mi?

Yukarıdaki başlığı taşıyan yazıyı 28 Haziran 2013’te Yeni Şafak’taki köşemde yazmıştım. Bu yazıyı hatırlamama neden olan 28 Nisan 2014 tarihli Radikal’in manşet haberi ve aynı gün Başbakan Erdoğan’ın TBMM’deki grup toplantısındaki konuşması oldu.

Meclis’teki grup toplantılarını izlemek için Ankara’ya giderken Radikal’de Ömer Şahin’in manşet haberini okudum. “Köşk yolunda 4 açılım” başlıklı manşet haberde Şahin, AK Parti’nin toplumsal gerilimi düşürmek için atılması düşünülen adımlardan birinin de Cemevleri’ne yasal statüsünün çözümlenmesi olduğunu yazmıştı. Ve düzenlemenin de Gezi’nin yıldönümü öncesi gündeme geleceğini yazmış.

Başbakan’ın Aleviliği ve Alevileri

Kuşkusuz bu haber iyi niyetli, iyimser bir gelişme idi. Nitekim Başbakan Erdoğan’ın grup konuşmasında Alevilik konusunda söylediklerini duyunca Şahin’in haberindeki Cemeviyle ilgili bölümün iyimser değil çok iyimser olduğunu düşündüm.

Başbakan Erdoğan’ın söyledikleri, önceki gün kendisini ziyaret eden Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un hem kendisine söylediği hem de ODTÜ’de yaptığı konuşmadan rahatsız olduğunu gösteriyordu. Ne demişti Cumhurbaşkanı Gauck özetle; Türkiye’nin hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler ile demokrasi konusundaki eksikliklerini gündeme getirdiği ve yaşananlardan endişe duyduğunu.

Başbakan’ın grup toplantısında Gauck’un; “Aleviler Almanya’da özgür, Cemevleri ibadethane statüsünde” şeklindeki konuşmasına cevap verirken ifade ettiği; “Almanya’da Ali’siz Alevilik denen bir olay var, yani ateist bir anlayışın, Alevilik kisvesi altında, kendilerinin de desteklemiş olduğu bir yapı var. …  Türkiye’de böyle bir Alevi yok” sözleri, Erdoğan’ın Türkiye’deki Alevileri kazanma konusunda niyetini olsa bile samimi bulunmayacağı için zor olacağını gösteriyor.

Alevilik teolojik değil siyasal tartışma

İlk olarak şunu ifade edelim; Türkiye’de Aleviliğin kamusal alanda bir sorun/talep/nesne/özne olarak tartışıldığı ya da taleplerinin kamusal alanda ifade edildiği her durum, özünde teolojik değil siyasal bir tartışmadır.

İkincisi; Aleviliğin ne olduğu, Aleviliğin İslam’ın içinde olup olmadığı dışarıdan tanımlanacak bir durum değildir. Aleviliğin ne olduğu, kendilerinin İslam’ın içinde görüp görmemeleri Erdoğan’ın ya da Sünnilerin değil, kendilerinin sorunudur.

Burada iktidara ve devlete düşen; toplumsal bir grup olarak Alevilerin hak ve özgürlükleri konusunda kamusal alanda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek ve toplumsal farklılıklara eşit mesafede durmaktır.

Öncelikli Sorun Cemevinin statüsü değil AYRIMCILIKTIR

Alevilerin gündelik hayatta yaşadıkları en büyük sorun ya da toplumsal talep olarak Cemevleri’nin statüsünün gündeme getirilmesi ilginçtir. Bu talep kurumsal yapılan öncelikli talebi olabilir.

Bugün gündelik hayatta Alevilerin karşılaştıkları temel sorun Cemevlerinin statüsü değil ayrımcılıktır. Özellikle son yıllarda kamuda çalıştıkları kurumlarda pasif görevlere sürülmelerinden, KPSS’yi geçip sözlü sınavlarda elenenlere kadar geniş bir mağduriyet söz konusudur. Ve bu iradi bir siyasal tercihin sonucudur. Bunların kendi aile çevremden yakın örneklerini biliyorum.

CHP’ye oy verecekler çünkü;

Bunun için Aleviler son yıllarda yoğun biçimde CHP etrafında kenetlenmiş durumdalar. Bu yoğunlaşmanın tek bir nedeni var: “güvenlik endişesi”.  Gezi protestolarına katılanların içinde kimi raporlarda yüzde 70’in üzerinde olduğu ifade edilen Alevilerin orada bulunma nedenleri, sahip oldukları yaşam biçimine, hayat tarzlarına, özgürlüklerine, nasıl yaşamaları gerektiğine yönelik yönlendirmeler karşısında hissettikleri korku, endişe ve kaygıdır. Bu korku, endişe ve kaygı, 3. köprünün adı ortada dururken üniversitenin birine Hacı Bektaşi Veli ismini vermekle ortadan kalkmaz. Ya da Cemevinin yasal statüye kavuşmasıyla da.

Bu açıdan AK Parti eğer içinde bulunduğumuz süreçte bir Alevi açılımı daha yapacaksa birden fazla koşulu aynı anda gerçekleştirmesine bağlıdır. Bunlardan ilki sorunun temelinin eşit vatandaşlık olduğunun kabul edilmesidir. İkincisi Alevileri temsil edebilecek doğru muhatapların belirlenmesi. Ve üçüncüsü kamudan gündelik hayata Alevilere uygulanan ayrımcı politikaları sona erdirecek bir sürecin başlatılmasıdır.

Güven sorunu varken adım atılmaz

Yazıya başlığını veren o yazımı şöyle bitirmiştim: “Alevilerin sessiz çoğunluğunu temsil edenlerin içinde olmadığı, onlarla konuşulmadığı hiçbir açılımın başarılı olma şansı yoktur. Çünkü burada temel sorun ‘güven’ sorunudur. Alevilerin kendilerini güvende hissetmedikleri ortamı yaratmadan onların AK Parti ile buluşması ancak bireysel ya da temsil gücü olmayan gruplarla sınırlı kalır.

Sonuçta Alevilerin de, Kürtlerin de Romanların da, gayrimüslimlerin de sorunlarının çözülmesi demokratikleşmenin derinleştirilmesi ve farklılıklara farklılıkları ile saygı duyan, oldukları gibi kabul eden bir vatandaşlığın hayata geçirilmesidir. Hükümetin sorumluluğu budur.

Ve bu sorumluluk hükümetin aldığı yüzdeden bağımsız olarak farklı olanlarla konuşabilme, farklılıkları ötekileştirmeme ve onlarla ortak bir gelecek kurmaya zihni olarak hazır olmak demektir.”

Başbakan Erdoğan zihnen bu nokta mı?

Ben umutlu değilim.

Nitekim bugün 1 Mayıs. Taksim’de göreceklerimiz bunun testi olacak.

@murataksoy

t24

Erdoğan:Almanya Ateist Aleviliği Destekliyor

Partisinin grup toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, Almanya Cumhurbaşkanı Gauck’un ODTÜ’de yaptığı konuşmada Türkye’de yaşanan gelişmelere ithafen “İtiraf ediyorum gelişmeler beni korkutuyor” sözlerine tepki göstererek, “Garip garip şeyler konuşuyor” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan partisinin grup toplantısında konuştu. Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un ODTÜ’de yaptığı konuşmayı eleştiren Başbakan Erdoğan, “Benimle konuştuğu şeylerden sonra ODTÜ’ye gidiyor ve orada garip garip şeyler konuşuyor. Devlet adamlığının gereği neyse onu yapmak lazım. Herhalde hala kendisini rahip olarak zannediyor” dedi.

Başbakan Erdoğan, “Tarihle ve tarihin gerçekleriyle yüzleşme, Türkiye’nin yapacağı bir yüzleşme değildir. Bunu sadece bizim yapmamız yetmez. 100 öncesine ait acıları, trajedileri diri tutan her devlet bu yüzleşmeyi yapmaları gerekir. 100-200 yaşında hiçbir millet, hiçbir devlet reform yapamaz. İstikbalini sağlıklı şekilde inşa edemez” dedi.

“ALMANYA ATEİST ALEVİLİĞİ DESTEKLİYOR”

Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un dün akşam ODTÜ’de yaptığı konuşmaya değinen Başbakan Erdoğan, “Dün Alman Cumhurbaşkanı gelmiş, benimle konuştuğu şeylerden sonra ODTÜ’ye gidiyor ve orada garip garip şeyler konuşuyor. Ve kendilerine yalan yanlış neler anlatılmış ve öğretildiyse onu ifade ediyor. Bunu bizimle paylaştığını gibi aynen o şekilde ODTÜ’de yansıtsana. Ama üzüntü veren ODTÜ’de ona ev sahipliği yapanların ona gerçekleri söylememeleri. Bu ülkede bunların olmadığını söylememeleri. Düşünebiliyor musunuz ? Almanya’da ‘Ali’siz Alevilik’ denen bir olay var yani ateist bir anlayışın bir zihniyetin Alevilik altında ve kendilerinin de desteklemiş olduğu bir yapı var ve sen bu yapıyı bize Alevilik olarak yansıtıyorsun. Türkiye’de böyle bir Alevilik yok. Türkiye’de siz hiçbir Aleviye ‘Sen Müslüman değilsin’ diyemezsin. Dediğin anda seni tersler. Ama Aleviliği farklı yaşar. Ama Almanya’daki bir kısım var. Bu grubu destekliyor Almanlar… Bunu da açık söylüyorum. Almanya’ya gittiğimde bunu konuşacağım kendileriyle. Ve onların diliyle gelip burada konuşuyorlar. Bu yakışmaz. Bir devlet adamına bu yakışmaz” diye konuştu. 

‘KENDİSİNE SOMUT ÖRNEKLER VERDİM’

Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck ile yaklaşık 2 saat görüştüklerini ifade eden Başbakan Erdoğan, “Beraber yemek yedik ve o yemekte bunları açık açık konuştuk. Kendilerine anlattık. İşin asıl sahibi biziz. Kendisine somut örnekler verdim. Bu somut örnekleri bir kenara koyup eğer Almanya’da sana anlatılanları gider orada konuşursan… ‘İşte güçlü bir iktidar var, güçlü bir hükümetsiniz. Güçlü bir hükümet olarak bunlardan neden çekiniyorsunuz ?’ ‘Böyle bir çekinme ve korku yok’ dedik. Kendisine ‘Nereden çıkarıyorsunuz ?’ diye sorduk. Ve kendisine en son bir şey daha söyledim. O da neydi ? ‘Ülkemizin içişlerine karışılmasına asla tahammül edemeyiz.’ Bunu kendisine söyledim. Sadece onu kullandı. Ne dedi ? ‘İçişlerinize karışmak gibi olmasın ama…’ Biz amayla çok çektik. Onun için bizim amayla filan uğraşacak halimiz yok” diye konuştu.

‘HALA KENDİSİNİ RAHİP OLARAK ZANNEDİYOR’

Başbakan Erdoğan, “Devlet adamlığının gereği neyse onu yapmak lazım. Herhalde hala kendisini rahip olarak zannediyor. Çünkü rahipti bir zamanlar. O anlayışla bakıyor. Olmaz. Bunlar çirkin şeyler. Çirkin gelişmeler. Bunları bütünüyle anlattık. Bizim Türkiye’de azınlıkları karşı davranışlarımızı anlattık. Neler yaptığımızı kendilerine anlattık. Ama buna rağmen böyle bir yaklaşım doğrusu beni üzmüştür. Başkasının özgürlük alanını ihlal etmediğin sürece bütün özgürlükleri bu ülkede yaşamak herkesin hakkıdır. Bundan kimsenin çekinmesine gerek yok” dedi.

‘ORTAK DEĞERLERİMİZİN ALTINDA HERKES FARKLILIKLARINI KORUR’

Başbakan Erdoğan, “Bu ortak değerlerimizin altında herkes farklılıklarını korur. İstediği gibi ifade eder, yaşar. Bugün hala belli konularda korkuları olan, korkutulan vatandaşlarımızın da bu korkularını cesaretle sorgulamalarını istiyor ve arzuluyorum. Asırlardır bizi bölünmekle korkutuyorlar. Bölünürüz, dağılırız diyerek özgürlüklerin önüne set çektiler. 12 yılda bizi korkuttukları konularda cesur adımlar attık. Ne oldu Türkiye bölündü mü? Diyarbakır’a giderseniz Kürt meselesi derseniz bölünür diyorlardı. Ne oldu? Bu ülkede yıllarca anneler babalar çocuklarına istedikleri ismi veremediler bölünürüz diyorlardı. Biz bunu çıkardık, ne oldu bölündü mü? 12 yıldır yaptığımız hangi reform Türkiye’yi böldü? Bir başka korku aracı da, hepimiz yaşadık. İrtica korkusuydu. 150 yıldır milletin değerlerine sahip çıkmasına, inançları yaşamasına irtica gelir korkusuyla karşı çıktılar” dedi.

‘KORKAN BİR MİLLET GELECEĞİ İNŞA EDEMEZ’

Başbakan Erdoğan “Üniversitelerde başörtüsünü serbest hale getirdik. İrtica mı geldi? İmam hatip liselerinin önünü açtık irtica mı geldi? On yıllarca, namaz kıldığı oruç tuttuğu için aşağılanan insana özgüven temin ettik. İrtica mı geldi? Arkadaşlar yaptığımız reformlar ne Türkiye’yi böldü ne de geri götürdü. Tam tersine Türkiye daha bir kardeş oldu. Uzay çağında başörtüsü mü takılır diyorlardı. Türkiye uzay çağını yaşıyor. Ardı ardına uzaya uyduları bu iktidar gönderiyor. Başörtüsüne karşı çıkanlar uzaya uydu göndermedi. Görüyoruz ki, başörtüsü o uyduların kuyruğuna takılmıyormuş. Korkan bir millet geleceği inşa edemez” diye konuştu.

‘BÜYÜK DEVLETLERİN KORKUSU OLMAZ, BİZİM DE KORKUMUZ YOK’

Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü; “Bizim İstiklal Marşımızın millete ilk talimatı ‘Korkma’ talimatıdır. Biz 12 yıldır lafta değil fiiliyatta korkmuyoruz. Biz geçmişin ağırlıklarından prangalarından zincirlerinden cesaretle kurtuluyoruz. Geçmişin korkularını tek tek söküp atıyoruz. Allah’a hamdolsun, bizim kadim tarihimizde utanacağımız, korkacağımız, yüzleşmekten çekineceğimiz hiçbir hadise bulunmuyor. İşte Dersim hadisesiyle yüzleştik. Peki ana muhalefetin genel müdürü yüzleşebildi mi? Çünkü Dersim’in destekleyicisi onlardı, faili onlardı. Hayır diyebiliyor mu? Hesabını veremedi, veremez. CHP’nin genel müdürü kalkıp bir cümle edemiyor. Niye? Hayatı bu. Faili meçhullerle yüzleştik, Diyarbakır cezaeviyle yüzleştik. Sivas çorum Kahramanmaraş Gazi mahallesi olaylarıyla yüzleştik. Korkularla yüzleştik. Yasaklarla yüzleştik. Biz üzerimize düşeni yaptık, yapmaya çalıştık. Yazılamayanların yazılmasını temin ettik. Her seferinde korkuların yersiz olduğunu gösterdik. Tekrar ediyorum, biz korkmayacağız. Biz tarihi farklı yazanlardan, tarihinden utananlardan olmadık ve olmayacağız. 1914- 1922 arasında dedelerimiz onlarca devletle savaş yaptılar. Rusya, İngiltere, Fransa, Yunanistan İtalya ile savaştılar. Bütün Arap coğrafyasıyla mücadele verdiler. Mustafa Kemal 1923’ten itibaren tüm bu devletlerle yeni bir savaş açtı. Mustafa Kemal tüm cepheleri görmüştü. Açık söylüyorum, yüz yıl öncenin kinine takılıp kalsak, bugün bölgemizdeki hiçbir ülkeyle iyi ilişkimiz olamaz. Esasen fertlerin devletlerin psikolojisi asırlık acıların üzerine bina edilemez. Her gün diri tutuluyor, büyütülüyorsa bu devletler ve milletler adına sağlıklı bir ruh hali olamaz. 12 yıldır açık açık söylüyoruz. Biz tarihimizle yüzleşmeye hazırız. Bunu başaracak olan siyasetçilerden önce bilim insanlardır. Biz arşivlerimizi açmaya da hazırız. Arşivlerimiz açık. Diyoruz ki, hıçkırıkları durduralım, ön yargıları kenara bırakalım. Objektif biçimde tarihi gerçekleri ortaya çıkaralım. Biz Türkiye olarak buna hazırız, korkumuz yok. Büyük devletlerin korkusu olmaz, bizim de korkumuz yok” dedi.

‘AYNI CESUR TAVRI ONLARDAN DA GÖRÜR BEKLERİZ’

“Çok büyük acılar çekmiş bir millet olarak, yeryüzündeki her milletin acılarını anlarız” diyen Başbakan Erdoğan, “Acı çekenlerin hissiyatını çok iyi biliriz. Tarihi aydınlatmaya hazırız. Ortak acılarımızı anlamaya hazırız. Korkmadan çekinmeden sıkılı yumruklarla değil tokalaşarak konuşmaya hazırız. Bir asır önceki hadiselerin aydınlatılmasını isterken, acıları paylaşırken, karşı taraftan da bunu görmeyi arzuluyoruz. Gerek Ermenistan devleti, Ermeni diasporası bizim bu yürekli adımımızı görür, aynı cesur tavrı onlardan da görür bekleriz” dedi.

MISIR’DAKİ GELİŞMELER 

Başbakan Erdoğan, “MHP’nin bir statüko partisi olmaktan kurtulamadığını, terörsüz bir Türkiye hedefine hala ısınamadığını görürsünüz. BDP’nin yakın tarihteki acıları aşamadığını, kısa süre aralıklarla yeni partiler kurduğunu görürsünüz. Arkadaşlar 30 Mart’a en zor şartlara giren parti biziz. Hani dışardan baksalar, Ak Parti’nin bu kadar çalıştığını görseler, zannederler AK Parti kaybetti. Sanki 12 yılda sekiz seçimi biz değil de onlar kazandılar. Şimdi de çok çok önemli hayati bir konuyu, sizin şahsınızda, dünya televizyonları olarak bizi takip edenlere buradan seslenmek istiyorum. Vicdanı sızlayan bir insan olarak seslenmek istiyorum. İdam karşı çıktığını söyleyen ülkelere ve o ülkelerin yöneticilerine sesleniyorum. Ben insanım diyenlere sesleniyorum. Dünya siyasi liderlerine sesleniyorum. Kardeş ülke Mısır’da askeri darbenin ardından yüzde 52 ile seçiliyor. Haklarını arayan insanların tutuklanmasını ve idamla yargılanmalarını kaygıyla takip ediyoruz. 5289 kişi hakkında 20 dakikada mahkeme idam kararı vermişti. Bunların 492’si müebbette çevrildi ama 37’sinin idam kararı onaylandı. Maalesef bu kararların ardından yeni 683 kararın ardından 9 dakikada idam kararı alındı. Dünyanın ilgisizliği, darbeyi susarak onaylaması, teşvik edici rol oynadı. Hatırlarsanız Tahrir’de batılı ülkeler bunu özgürlük hareketi olarak değerlendirdiler. Orada da sosyal medya, güya özgürlük adına önemli vazifeler gördü. Ancak katliamlar idamlar başlayınca, hem batılı ülkelerin sosyal medya hesaplarının sustuğunu gördük. Ukrayna’da gençleri sokağa dökmek için ortaya çıkan sosyal medyanın oraya karşı da sessiz olduğunu görüyoruz” diye konuştu.

‘GEZİ OLAYLARINDA, BİZE KARŞI TAVIRLAR TAKINANLARA SESLENİYORUM…’

Başbakan Erdoğan, “Ülkemdeki Gezi olaylarında, bize karşı tavırlar takınanlar, başta yazılı görsel medya sosyal medya olmak üzere özellikle sesleniyorum. Orada 12 tane ağacın yeri değiştirilmişti. Bundan dolayı Türkiye’yi birbirine katmak isteyebileceğinizi zannediyordunuz. Burada 529 insanın idamına suskun kalmanızı, 693 idama suskun kalmanızı siz neyle izah edeceksiniz? Onlar insan değil mi? Onlara karşı ben sesleniyorum. Ey Doğan Grubu şimdi ne diyeceksin, ey Ciner grubu şimdi ne diyeceksin. İsim vererek konuşuyorum. Çünkü medyanın da bir namusu olmalıdır” dedi.

‘MISIR HÜKÜMETİYLE DOST OLMAMIZ MÜMKÜN DEĞİLDİR’

Başbakan Erdoğan, “Dün Alman Cumhurbaşkanı’na da söyledim. Hani AB üyesi ülkelerde idam yasaktı. Ben AB’de ciddi çıkış görmüyorum. Olamaz böyle şey diyor. E ne olamaz? ABD var mı böyle bir ses, Rusya’da var mı ses, yok. Ama Tayyip Erdoğan veya AK Parti bu konuda konuştuğu zaman, işte bunlar Müslüman oldukları için böyle konuşuyorlar ucuzluğuna gidiyorlar. Bu iş bu kadar kolay değil. Eğer insanın değeri varsa, bunu kim olursa olsun ortaya koymak zorundasınız. Benim için Ukrayna’da öldürülen de aynıdır, Mısır’da öldürülen de aynıdır. Ne diyoruz, zalimler için yaşasın cehennem diyoruz. Biz bu zulüm kokan Mısır hükümetiyle dost olmamız mümkün değildir. Bunu düşünerek kanım donarak söylüyorum. Bunu söylemezsem, Allah’a bunun hesabını veremem. Bugün değilse ne zaman konuşacağız. CHP ne der, MHP ne der buna mı bakacağız? Yoksa biz hakimler hakimi ne der ona mı bakacağız” dedi.

‘BUNUN HESABINI VEREMEYENLER GELİP BİZE AKIL VERMESİNLER’

Başbakan Erdoğan, “Batı’da şahsımla alakalı olumsuz yayınları çok iyi biliyoruz. Bizim hakkımızda böyle yayınlar yapıyorsa doğru istikametteyiz demektir. Almanya’da 8 vatandaşımız öldürülüyor, bunun hesabını veremeyenler gelip bize akıl vermesinler. Türklerin evleri kundaklanıyor, bunun hesabını Almanya soramıyor, gelip bize akıl veriyor, sen o aklı kendine sakla. Allah’a hamdolsun 30 Mart’ta milletimiz aktif barışçı mazlumların yanında duran dış politikamıza da haklı çıktı. Hale bak, bize gelip basın şöyle böyle. Büyük bir kısmı bizden önce içeri girmişlerdir. Silahla yakalanan tipler bunlar. Tablo bu dedim, haberiniz var mı? Ses yok. Bilgilendirme farklı. Bir taraftan şoke olurken, diyoruz ki sizde bölücü terör örgütünün binlerce mensubu var. ev sahipliği yapıyorsunuz, eğer terörle ortak mücadelemiz olacaksa, burada da dayanışma içerisinde olmamız şart” dedi. (DHA)

Hak, Muhammed, Ali üçlemesi

Medet Allah, ya Muhammed, ya Ali,

Dertliyim derdime dermana geldim,

Bunlardan kurtaran Bektaş Veli

Dertliyim derdime dermana geldim.

Keşkülün içinde bir tane üzüm,

Bunu bize bağışla ey iki gözüm,

Muhammed der bana bir engür ezin,

Allah medet, ya Muhammed, ya Ali.

        Alevi yol ve yolağın temsilcisi olan dedeler, babalar, mürşid ve ocakzadeler, ortaya atılan bir fikri geniş bir hoşgörü ortamında edep ve erkana uygun bir hal içerisinde tartışıp, akılcı ve doğru çözümler üretmişlerdir. Anadolu Kızılbaş Alevileri’nin inanç anlayışında, Tanrı kavramı (hakk) insanda görülen bir varlığa dönüşüyor. Tanrısal görüşün en olgun örneği Hz. Ali’nin nesnel varlığıdır. Ali en olgun ve en yetkin insandır. Kamil ve erdemliliğin bütün meziyetlerine haiz olan Ali, Aleviler’in ibadet ve inancının mihenk taşı olmuştur. Tanrısal görünüşün onda belirmesi bu insan üstü yetkinlik ve özellikleri nedeniyledir. ‹nsan ve sevgi kavramı üzerine kurulan Alevi inanç ve yaşam biçiminde, sevginin üç aşaması vardır; „‹nsanın olgunlaşması“, „Tanrıya varmak“, „Varık birliğine ulaşmak“.

            Bu aşamalara insan denilen varlığı ulaştıran yegane olgu sevgidir. Sevgi denilen o yüce değerin sağladığı başarılardır. inancımızda sevgiye „aşk“, sevene „Aşık“ denir. Sevginin doğduğu pınar gönüldür. Gönül Tanrı’nın evidir. Bu evde üç kişi vardır; „Hak, Muhammed, Ali“. Anadolu Alevileri, sevdikleri ve kendisine meftun oldukları kişileri bu üçlemenin şahsında görürler. Bu deyimler pirleri, mürşidleri için veya o makama layık gördükleri şahıslar için kullanırlar; Hz. Hüseyin, Bozatlı Hızır, Pir, Hünkar, 7 Ulular gibi. Anadou Alevileri, gerek Hz. Ali’ye, gerek Hz. Muhammed’e, „Hazreti Pir“ de derler. „Eri, erden seçen kördür“ düsturundan hareketle erleri aynı nazarda görürler. Alevi ozanları bu inanç uluları; Ehl-i Beyd ve 12 ‹mam’a duyulan bu müşterek sevgiyi, yüzlerce yıldır bir meşe seli gibi coşkuyla söyleye gelmiştir. Yaşadıkları coğrafyada kahır görenler bizim gönül bahçemizde muhabbet suyu verilerek aşk ile beslenip büyütülmüşlerdir. Onlara içten, bir yanardağ volkanı gibi hitab edilmiştir.

Mürvet kanisin, şefaat eyle,

Dünya, ahirette selamet eyle,

Kesme himmetini, inayet eyle,

Medet Allah, ya Muhammed, ya Ali.

         Anadoludaki bu yüce inancın Alevi Kızılbaş dervişleri, ikrar verip sevdikleri, gönülden bağlandıkları, ocakzadelerine ve pirlerine daha adem zuhur etmeden göndermeler yaparlar;

Kandilde nur iken sevmişim seni,

Güzel Pirim, Sultan Pirim, Sah Pirim,

Her güzelden, güzel görmüşüm seni,

Güzel Pirim, Sultan Pirim, Sah Pirim.

      işte Genç Abdal’ın yukarıda vasıflandırdığı Pir, Hakk, Muhammed, Ali’den başkası değildir. Bir dörtlüğü:

Muhabbetle kalbimizi silelim,

Muhammed, Ali’ye doğru gidelim,

Pirim himmet eyle, sema edelim,

Güzel Pirim, Sutan Pirim, Sah Pirim.

     Alevi cem erkanlarında okunan hemen her dua ve deyişinde, her katılan insanın dilinde düşürmediği ve genelde tüm Aleviler’in günlük ikrar ve yeminlerinde bu üçleme mutlaka vardır. Yine Genç’i bir deyişinin dörtlüğünde bir başka şekilde bu üçlüyü gizleyerek söylüyor.

Hakk, Muhammed, Ali padişahımdır,

Namazım, niyazım, secdegahımdır,

Münacat eylerim, adill Sahımdır,

On iki imamlar Sah deyi deyi.

          Alevi dervişinin ve aşıklarının dediği, bu üçlemede şu açıktır; Gece gündüz, namazım, niyazım, zikrim, fikrim hep sizin içindir.

        “El aman, medet, mürvet” diye bütün aşıklar çırpınıp dururlar.

        Anadolu Kızılbaş Alevileri’nin ve Bektaşileri’nin inancında Hakk, Muhammed, Ali üçlemesinin ilk beirtilerini on ikinci yüz yılın sonu ile on üçüncü yüz yılın başlarında görürüz.

         Kızılbaş Alevi ve Bektaşi deyiş ve dualarının dışında Sünni ‹slam inancının hiç bir yerinde veya bir kitabında bu deyimlere rastlamak mümkün değildir. Çünkü ‹slam anlayışında ve ?eriat hükümlerine göre ibadet eden Müslümanlar’da Hakk, Muhammed, Ali (Üçünü bir bilmek) bu üçlemeyi dile getirmeke Tanrı’ şirk koşmuş sayılır mü’min.

 On ikinci yüz yıldan itibaren tek tek şair ve ozanların Ali ile ilgili övgü dolu şiirleri varsa da, 1310 ile 402 yıllarında yaşadığı söylenen Hz. Pir Hünkar’ın tek oğlu olduğunu söyleyen ve asil ismi ‹brahim olan Seyid Ali Sultan’dır. Bir beyitine;

Can ile canan Ali, canda cananım Ali,

Alemin ümidi sensin Hacı Bektaş-ı Veli.

         12’inci yüzyılın sonu ile 13’üncü yüzyılın başında yaşadığı söylenen Yunus Emre, bütün şiirlerinde çok güzel konulara değinmiştir. Hz. Muhammed’e ve soyuna yapılan haksızlığı görmezikten gelmemiş ve şiirlerinde Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’i yer yer işlemiş, fakat bir bütün “Hakk, Muhammed, Ali” üçlemisini kullanmamıştır. Bir şiirinde şöyle der Emre;

Araya araya bulsam izini,

izinin tozuna sürsem yüzümü,

Hakk nasip eylese görsem yüzünü,

Ya Muhammed canım arzular seni.

        Yunus Emre’yi izleyenlerden ve 14’üncü yüzyılın başlarında yaşayan Said Emre’nin de şiirlerinde bugünkü Aleviler’in kullandığı üçlemeye rastlamıyoruz. Ama şu beyiti çok manadardır:

Adım Said değüken, cümle müşkil haliken,

Bir ayet okumuşam, Hünkar’un esrarından.

        Ali sevgisi ve net olarak vurgulamalar 14’üncü yüzyıldaki şair ve ozanların şiirlerinde görülüyor. Bu gruptan Abdal Musa hazretleri bir şiirinde;

Güvercin donuyla Urum’a uçan,

imamlar evinin kapısın açan,

Cümle evliyalar üstünden geçen

Var mıdır, hiçbir er Ali’den gayri?

     Yine 14’üncü yüzyılda Hz. Ali ile ilgili şiirleriyle Seyid Nesimi öne çıkıyor. Söylemi gayet açıktır;

Ali evvel, Ali ahir, Ali batın, Ali zahir,

Ali şems-i münevverdir, Ali’dir nur ile enver

            15’inci yüzyıldaki şairlerin şiirlerinde bu Hakk, Muhammed, Ali üçlemesi daha belirginleşmeye başlıyor. Tarikatların en dorukta olduğu dergah ve tekkelerin en iyi çalıştığı dönemdir bu dönem.

Mü’min isen bana etme cefayı,

Allah bir, Muhammed, Ali aşkına,

Eyilikte ol daim eyle vefayı,

Allah bir, Muhammed, Ali aşkına

(Güvenc Abdal)

        22 Haziran 1527 tarihinde Sadık Bendesi, Dulkadir beylerinden Veli Dündar ile birlikte, Osmanlılar tarafından bir pusuya düşürülerek, Sadrazam ‹brahim Paşa tarafından, Nurhak yaylalarında başı kesilen Kalenden Çelebi’de bu üçlemeler daha çok görümeye başlanıyor.

Allah bir, Muhammed, Ali,

Nazar eyle bari bana,

izz-ü celalin aşkına

Çektirme şol zari bana

Pirlere niyaz ederiz

Yalan dünyayı nideriz

Ölürüz hasret gideririz

Göster şol didarı bana

             Kalender Çelebi’nin bu içli şiirine o tarihte rastlanırken, yine aynı çağlarda yaşamış Yemini (Alevilerin 7 Uluları’ından olup uzun dörtlüklerden oluşan Faziletnamenin ona ait olduğu söylenir). Onun şiirlerinde bu üçlemelere pek rastlanmıyor. 1551 yılında Sersem Ali Baba’da da bu üçlemeleri görmek mümkün.1550 yılına ait Muyiddin Abdal’ın bir şiirinde;

Evvel gelip Ali olan

Sonra gelip veli olan

Hem ebed, hem ezeli olan

Hakk, Muhammed, Ali haktır

          Anadolu Kızılbaş Aleviliğine Süleyman misali mührünü vuran Erdebil dervişlerinin Pir’i Sah Hatayi (1487-1524) Kızılbaş Aleviler’in, inanç ve ibadetlerinin en doruk noktası olan cem törenlerinde ve zakirlerin „Telli Kur-an“ı eşliğinde seslendirdikleri deyişlerin yarısından fazlası Sah Hatayi’nindir.

iki yavru var yuvada

Muallak döner havada

Dağda deryada ovada

Allah bir, Muhammed, Ali

     Yukardaki üçlemeleri içeren yüzlerece deyişi vardır.

      Pir Sultan (1502-1576) ?ah Hatayi’den çok etkilenmiştir. Ona ve onun yoluna olan bağlılığını ve verdiği ikrardan dönmeyişini canıyla ödetmişlerdir. Ancak 400 yıldır hiçbir hükümdar fermanı onu Anadolu Alevileri’nin gönlünden söküp atamamıştır.

Yol oğluyuz, yolu doğru severiz,

Haklı mıdır, haksız mıdır sorarız,

Dönüp eşiğine yüzler süreriz,

Yetiş Allah, ya Muhammed, ya Ali

(Pir Sultan Abdal)

     Kul Hüseyin, Pir Sultan’ın müridi Kul Himmed’den (XVI. yüzyıl) el almıştır;

Kıblemizden kısmetimiz verile

Veyselkaran gitti yemen iline

Arıyız, uçarız kudret balına

Allah bir, Muhammed, Ali diyerek

(Kul Himmet)

        16’ıncı yüyılın sonlarında yaşayan ozanlardan biri de Virani’dir. Hazreti Ali’nin türbedarlığını yapmıştır. Aleviler’in saydığı 7 ululardandır.

Mazhar-ı nur-u Hüda’sın ya Muhammed, ya Ali,

Hemden-ı şah evliyasın ya Muhammed, ya Ali

(Virani)

        17’inci yüzyılda yaşayan Fakir Edna koyu bir Sah Hatayi yanlısıdır;

Aşkın badesinden içen mest olur,

Allah bir, Muhammed, Ali dost olur,

Pir elinden bade içen mest olur

Olan bilir, olmayan ne bilir!

        Çağlar boyunca aynı aşk ve sevgiyle gönüllerde yer yapan bu üçlemedeki ulu isimler, şairlerin dilinde çeşitli konulara göre çağrılmıştır. Güzide Ana, 18’inci yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. ?ehit Feyzullah Çelebi’nin kızırıdır. Hazreti Pir Hünkar’ın mekanı olan Hazret Avlusu’nun girişinde, sol tarafataki terasta mezarı vardır.

Medet Allah, ya Muhammed, ya Ali,

Dertliyim derdime dermana geldim,

Bunlardan kurtaran Bektaş Veli

Dertliyim derdime dermana geldim.

       18’inci yüzyıl oda şiirlerinde bu üçlemeleri kullanan onlarca Alevi Bektaşi ozanı vardır. Bu coşku Alevi yerleşim birimlerindeki ozanlar tarafından duygulu bir şekilde şiirlerde işlenerek 19’uncu yüzyıla ulaşılıyor;

Keşkülün içinde bir tane üzüm,

Bunu bize bağışla ey iki gözüm

Muhammed der bana bir engür ezin

Allah medet, ya Muhammed, ya Ali

(Aşıki)

        Ali Özsoy Dede 1907 yılında Sivas’ın Sivrialan köyünde doğdu;

Taş duvara karşı ibadet etmem

Kıblem Muhammed, Kaben Ali’dir

Otuz iki farzdan bana söz etme,

Kıblem Muhammed, Kaben Ali’dir.

         Yakın tarihimize kadar bazı Alevi ozanlarının şiirlerinde Hakk, Muhammed, Ali üçlemesini kullandıklarına kullanmışlardır.

          20’inci yüzyılda tarikat kavram ve konuları yerine daha çok açlık, yoksulluk, emekçilerin hali, işlevleri yani daha çok sosyal içerikli konular şiirlerde işlenmeye başlanmıştır. Yaşadığımız çağda Alevi, Bektaşi şaireri ekonomik, politik, kültürel ve sanatsal konulara daha çok ağırlık vermişlerdir. Hep geriye bakarak yürümek kimseye yarar sağlamaz. Alevilik tarihte hızla akan bir ırmak gibidir. Değişik ortam ve koşullara göre kendini yeniler ve bu değişimleri şiirine yansıtır.

         Bir birlikte bin ayrılığı giderebilenlerin demine hüüü…

         YAZAR: HASAN KILAVUZ

ALEVİLİKTE CEMEVİ

ALEVİLİKTE CEMEVİ

 Alevilikte Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır.

        Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve “toplanma yeri” demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak “Tanrı’nın evi”, “Tanrı’ya dua etme (namaz kılma) mekânı”, “Müslümanların tapınağı” biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir.

        Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve “toplanma yeri” demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak “Tanrı’nın evi”, “Tanrı’ya dua etme (namaz kılma) mekânı”, “Müslümanların tapınağı” biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve Muhammed’in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı’nın adının anılması (Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini…Rabbin biliyor); yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı’ya dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar…Kuran 2, 239: Eğer -herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine getirin…) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami-mescid yapısı türünden bir İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:

“1024. Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.

1025. Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.

1026. Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina işle ne de sadaka dağıt!” (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)

   Nasıl ki Tanrı’ya dua etme-yakarma (Arapça salat, Farsça namaz), Muhammed’ den sonra biçim ve kurallara bağlanmış ise, camiler de, özellikle Sünni (Hanedan) İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam simgesi olmuştur.

      Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı, Heterodoks İslam’da yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda, açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı. Ayrıca Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde- camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.

       Nuvayri’nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi) diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler, tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra’larda yaptılar.

       1051 yılı kışında başkent al-Ahsa’yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki Heterodoks İslam, yani bu proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla dayatmıyorlar. Ancak propaganda ve aydınlatma yoluyla Dai’ler zaman içinde başarabilirlerse onları kendi inançlarına çeviriyorlardı.

        Alevi konar-göçer Türkmenler’in Anadolu’dan bir Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas’ın Piri Dede Garkın’ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu’l Kudsiyye’sinde (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar’a durarak yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet dilemekte. “Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!” demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir…

       Büyük İsmaili Hind ve Sind baş dai’lerinden Pir Sadruddin’in (ölm. 1416) İmam İslam Şah’ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir’de Gat Ganga’lar yaptırdığını biliyoruz. Hind diyalektlerindeki Gat Ganga’nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi’dir. İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi’nde yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.)

      Daha sonraki yüzyıllar içinde Alevi inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergahı külliyesindeki Meydanevi bunun en önemli kanıtıdır.

      Alevi-Bektaşilerin Heterodoks İslam olarak bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi’dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid’imiz, Dar’ımız, Semah’ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran’ın buyurduğu gibi her yerde yaparız. Tarihsel örnekleri yukarıda verdik, meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini. Başbakan, Alevileri camiye çağırıyormuş: Açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye…camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem’imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler! Başbakan İslam dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş. Daha fazlası da beklenmez…

Dr.İsmail KAYGUSUZ