Yargıtay cemevine icrayı durdurdu!

BEDAŞ, 10 elektrik faturasını ödemeyen Cem Vakfı hakkında dava açtı. Davayı kabul eden Bakırköy 5. Asliye Ceza Mahkemesi, vakıf ile ilgili icra takibinin devamına karar verdi. Cem Vakfı ise “Cemevleri ibadethane kapsamında kaldığından elektrik faturalarının Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinden karşılanması gerektiği” iddiasıyla kararı temyiz etti.

Temyiz istemini görüşen Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını oy birliğiyle bozdu. Gerekçeli kararda, “Cemevlerinin ibadethane kapsamında değerlendirilme si gerektiğine ilişkin AİHM’in Cem Vakfı kararı da dikkate alınarak, davalı vakıfta bilirkişi marifetiyle keşif yapılarak, söz konusu vakfın ibadethane kapsamında değerlendirilec ek bu bölüme ait aydınlatma giderleri tespit edilmeli ve sonucuna göre hüküm kurulmalıdır” denildi.

Gerekçede, “Bu yönde bir araştırma ve inceleme yapılmaksızın davanın kabulü usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir” ifadelerine yer verildi.
Kararı değerlendiren Cem Vakfı Avukatı Erhan Arslaner, “Bu kararla artık cemevlerinin ibadethane olduğu tespiti açık ve net şekilde yapılmıştır. Tartışmaya bırakmayacak şekilde verilen bu karar evrensel hukuk normlarına uygun olarak verilmiştir. Bu yönü de önemli” dedi.

kırmızıhaber.com

Kimler Alevi olur, nasıl Alevi olunur?

Aslında ‘kimler Alevi olur, nasıl Alevi olunur’ konusu, kamuoyunun bilgilenmeye ihtiyaç hissettiği, benim de uzun zamandır değinmek istediğim bir konuydu. Hilal Cebeci Hanımın nereden depreştiğini bilmediğim ancak tahmin yürütebileceğim ‘Alevi olma’ arzusu medyada yer alınca, Barış Pehlivan ve Fethi Yılmaz kardeşlerimin önermeleriyle yazmaya karar verdim.

Özellikle (Sünni- Şii) İslam dünyasının insanı ‘illallah’ dedirten ve dinden imandan eden; hoşgörü, barış, bilim, demokrasi gibi çağcıl unsurlara uzak duran gerçeği, sürekli olarak birbiriyle savaş, şiddet, nefret ve boğazlaşma hali, manevi tatmin arayan ancak aradığı ruhu, yaygın (kitabi) dinlerde bulamayan insanları çağcıl, insani ve barışçı bir inanç arayışına sevk etti. Ülkemizde dindarlık maskesiyle ortaya dökülerek, kutsallarımızı siyaset ve ticaretlerine araç edenlerin maskelerinin düşmesiyle birlikte, bu arayış daha da yaygın hale geldi.

Hilal Hanımın medyatik bir isim olarak, bu arayışını ifade etmesiyle fark edilen, şaşkınlıkla hatta hayretle karşılanan ve ilgi çeken bu talep, özellikle seküler çevrelerden bana ve çevreme ulaşan arayışlardan da biliyorum ki, çok yaygın. Bu yüzden meseleyi bir makale boyutunu aşmamaya çalışarak, gücüm yettiğince çok özet olarak vaaz etmeye gayret edeceğim; eksik ve hata mutlaka olacak, affola…

Hünkâr Hace Bektaş, ‘kimler Alevi-Bektaşi olabilir’ sorusunu; ‘benim evladım, sulbümden (belimden) gelen değil, yolumdan gidendir’ diyerek yanıtlıyor. Yani, ‘oğlum-kızım da olsa eğer YOL’u sürmüyorsa (yaşamıyorsa), O kişi Alevi değildir’ diyor. Dolaysıyla şayet Hilal Hanım bu düsturu, yani Alevi YOL’una intisap etmeyi kabul ederse, YOL’un kurallarına uyacağına dair önce kendine, daha sonra da YOL’a ikrar (söz) vermesi ve onu yaşaması gerekir. Bu durumda Hilal Cebeci kardeşimizin bir cemevine gitmeden önce özüne ikrar vermesi, ikrarında durması ve bu ikrarını cem erkânında, Mansur Darı’nda, pir (dede) huzurunda tekrarlaması gerekir.

Ancak bir hususu önemle anımsatmalıyım; Alevi Yolu’nda ibadet ve inanç, farş (reklam) edilmez. Bu anlamda Sn. Cebeci örneği üzerinden gidersek; ‘ben Alevi olmak için bir cemevine başvuracağım’ iradesini basına açıklamak yerine, bir rehber (Alevi Yolu’nu süren bir tanıdık) aracılığıyla ya da doğrudan cemevine gidip dedeye başvurmalıydı. Bu bir usul hatasıdır ve hatanın nasıl tamir edileceğine dair taktir, cem ehlinindir.

Zira Aleviler ibadetlerini sessizce, huşu ve dinginlik içinde yerine getirir, reklam etmezler. Günlük yaşamda herhangi birinin ibadetini yerine getiriyor olması, o kişiye üstünlük sağlamadığı gibi, yerine getirmeyen kişi bakımından da bir eksiklik söz konusu değildir. Çünkü kişi sadece vicdanına ve YOL’a karşı sorumludur ve bir eksiklik varsa bu durum sadece pir divanında, yani görüm anında ortaya çıkar, belirlenir.

Peki, kişinin Alevi olması için ‘ben Aleviyim’ demesi ve özüne (kendine) ve pirine ikrar vermesi yeter mi?

Elbette yetmez;

Herhangi bir can; ‘ben Aleviyim’ dediği andan itibaren Aleviliğe adım atmış olur ama bu ikrar, deryayı fethetmek için deryanın kıyısına gelmek gibidir; yani daha kat edecek çok menzil ve irşad makamları vardır. Dolaysıyla Cemevine salt YOL’a girmek için değil, edep-erkân içre olmak, o maneviyatı yaşamak ve ‘insanlaşmak’ için gidilir.

Kişinin Cem’e girmesi ve pir (dede) darına durup niyaz olması için aşağıdaki aşamalardan mutlaka geçmesi gerekir;

1- Musahip ya da yol kardeşi edinmesi,

2- Yol’a alınması,

3- Görgüden geçmesi.

MUSAHİPLİK

Musahiplik, Alevi Kızılbaş Yolunun dedegan kolunun almazsa olmaz ritüellerinden biridir ki, hele de kent yaşamında bu ritüelin kurallarını yerine getirmek hayli zor hatta imkânsız gibidir. Ancak YOL’un Babagan Kolu Postnişin Makamı, bu geleneği reforma tabi tutarak kolaylaştırmış ve en yakın arkadaşlarınızd an biriyle, (Aleviliğe intisap etmeye niyet eden kişi kadınsa kadın, erkekse erkek arkadaşıyla) Yol Kardeşi olmayı önererek bu müşkülün aşılmasına olanak sağlamıştır.

Musahiplik, Alevilerde yol kardeşliği anlamında kullanılır. Bu kardeşlik ‘kan kardeşliği’, kan yolu ile akrabalık dışında kurulan sosyal ve toplumsal bir akrabalıktır. Kan bağına dayanan akrabalık bir anlamda zorunlu akrabalık iken, bu, tamamen gönüllülük esasına dayalı bir akrabalıktır. Musahiplik makamı; malı mala, canı cana katmaktır.

YOLA ALINMA

Kişinin Alevi-Bektaşi yoluna alınması amacı ile yapılan cemdir. Genellikle çocukluktan buyana yol içinde olan ve cemlere katılan Aleviler için yola alınma söz konusu değildir. Bu nedenle bu cem nadiren yapılmaktadır. Bazı bölgelerde gençler ve musahipli olmayanlar yola yani ceme alınmadıkları için, ilk defa musahip kavline girip, musahibi ile birlikte hem yola alınma, hem de musahip cemi birlikte yapılmaktadır. Bir de Alevilik yoluna dışarıdan girmek isteyenler uygun görüldüğü takdirde, ‘ikrar verme cemi’ ile yola alınırlar. (C. Ulusoy, 1986: 261)

SORGU, GÖRGÜ, GÖRGÜDEN GEÇME

Ceme katılan kişi, (kadın-erkek) pirin darına çıkar niyaz eder ve sorgusu başlar. Dede, cem ehline döner ve sorar; ‘bu kişiden ağrınan incinen, alacağı olan, haksızlığını gören, küs-dargın olan var mı’ der… Maruzatı (şikâyeti) olan kişi(ler) meydana çıkar, halleşilir, halleşmeyenleri n, (alacaklının hakkını vermeyen-inkâr eden, barışmayan, cem ehlinin belirlediği rızalığı reddedenler) görgüsü yapılmaz, cemden dışarı çıkarılır.

Müşküllerin hallinden sonra dede, kişiye tekrar sorar; ‘ey can; seni sana, seni Hakka havale ediyorum; döktüysen doldur, ağlattıysan güldür. Ey cem ehli canlar; tekrar ediyorum, Mansur Darında duran bu candan ağrınan incinen varsa ya şimdi söylesin ya da ebediyen sussun; şimdi söyleyin, bu candan kan-i rıza mısınız’ diyerek üç kez tekrarlar. Kimsenin çıkmaması halinde o can, geride bırakılan yılın hesabını vermiş, görgüden geçmiş olur.

Dara duran canlar, darın, görgünün ne olduğunu, ertesi yıl katılacağı görgüye değin nasıl yaşaması gerektiğini, kolu-komşunun malına, ırzına-namusuna, ağacın, böceğin hukukuna saygılı olacağını, bundan böyle yaşamını hangi disiplin içinde süreceğini Yol içinde, Yol ehlinden öğrenmiştir. Vicdanı, her davranışını ve düşüncesini bilmekte, hata ve yanlışlarında kendisini ikaz etmekte, esirgemektedir. Yol içinde vicdan, başat konumdadır; kişi önce kendi vicdanında temize çıkmalı, sonra Pir Divanına durmalıdır. Çünkü iş ve işleğinin hesabını öbür dünyada değil bu dünyada verecek, ‘kıldan ince kılıçtan keskin köprüden’ bu dünyada geçecektir.

Yaradan her cana, hepimize, geçmişimizin hesabını verebilmeyi, kolunun, komşunun, ağacın, kuşun, deryadaki balığın, tüyü bitmedik yetimin hakkını yemeden, hukukunu gasp etmeden yaşamayı nasip eylesin…

Aşk ile,

Allah, eyvallah…

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği eski Başkanı Murtaza Demir

Haberin Tarihi :
20.08.2014
Kaynak : Odatv.com

Ali’yi camide, Alevi’yi cemevinde öldürmekmiş sevgi!

Tayyip Erdoğan diktatör olacak ve sen meydanlarda dolaşacaksın.” Erdoğan, TOBB Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada karşısında oturan Kılıçdaroğlu’na aynen böyle sesleniyordu. İşte tam da bu konuşmayı yaptığı anlarda, İstanbul Okmeydanı’ndaki cemevinde bir Alevi vatandaş, polis tarafından açılan ateş sonucu ‘güpegündüz’ öldürülüverdi. Erdoğan tarafından, Alevi olmasından ötürü defalarca hedef gösterilen Kılıçdaroğlu’na verilen en son cevap tam da bu olsa gerek!

Bu konuşmayı dinleyip, akabinde meydana gelen bu olayı da görünce, çocukluğuma doğru bir gezintiye çıkamadan edemedim. Doğup büyüdüğüm DersimHozat’ta, Yaşar adında bir ‘meczup’ vardı. Şimdi halen de ordadır. Küçükken mahallenin çocuklarıyla birlikte Yaşar’ın peşine takılıp onu kızdırmayı adeta bir huy edinmiştik. Sonrasındaysa, köşe bucak kaçıp, ona yakalanmamaya çalışırdık. Eminim ki birçoğumuzun böyle hikâyeleri hep olmuştur. Ama benim hikâyemdeki asıl ilginçlik, ne kadar kızarsa kızsın Yaşar’ın da bundan büyük bir zevk aldığıydı. Öyle ki, biz durduğumuzda bile Yaşar yanımıza yaklaşıp “Neden beni kızdırmıyorsunuz” diye sitem ederdi. O zaman anlardık ki, bu işten en çok ‘kârlı’ çıkan bizden ziyade, Yaşar’dı. Hem bu kovalamaca oyunundan aldığı, hem de sonrasında eline geçirdiği içimizden birilerini hırpalamanın verdiği zevk, onun için büyük bir mutluluk kaynağıydı. Üstüne bir de, Yaşar’ı kızdırdığımız için büyüklerden yediğimiz laflar yok muydu… İşte Türkiye’nin bugün ki hâl-i pürmelali de aynen böyle!..

Sonra dönüp şu ülkenin son ‘bir’ yıllık geçmişine bakıyorum. Yüzyıllarını anlatmaktan artık dilimizde tüy bittiğinden olsa gerek, belki daha yakını hatırlamanın ve hatırlatmanın bir faydası olur: Gezi’de öldürülen Aleviler, Soma’daki maden katliamında Alevi olduğu için bir başsağlığı ziyaretinin bile çok görüldüğü Aleviler. Neredeyse, ‘öznenin’ her yaptığından etkilenen bir yüklem hâline getirilen Aleviler, Aleviler, Aleviler… Gelenin gidenin nefret nesnesi hâline getirilip, üzerinde bunca hoyratlıkla tepinilen bir halk daha var mıdır, bilmiyorum… Bilmiyorum, çünkü kendilerini nasıl tanımladıkları dahi ellerinden alınmaya çalışılan bu topluluğun, Türkiye’deki Sünni İslam’ın ‘iç sömürgesi’ hâline getirildiği bir muharebe durumuyla karşı karşıyayız. Sonra, sonra, sonra… Nedense, lanet olasıca bir bitmez tükenmek bilmeyen sonralar takılıveriyor dilimin, zihnimin ucuna. Ayfer Karakaya Stump’un ‘Alevifobi’ dediği gerçeği her gün biraz daha derinden yaşadıkça ürperiyorum… Oysaki en çok bizim hakkımızdı, acıyı tarihin tozlu raflarında unutulmaya terk etmek. Ama iktidarın ‘kanlı belleğine’ rağmen bunu başarabilmek ne mümkün!

Ali’yi sevmek Alevilikse benden âlâ Alevi yoktur” diyordu! Onun patolojik sevgisinden malul hempalarıysa, nedense birden huy ediniverdi ‘de-lida-lı’ “Benim DE, onun DA, Bizim DE Alevi arkadaşlarımız var” lütuflu konuşmaları… Tıpkı bir zamanlar Ermenilerin ‘DE’ olduğu gibi… Demek ki bu ülke, “Yedi Alevi’yi öldür cennete gidersin” psikopatlığını en son Sivas’ta yaşamamış. Gezi’de ölenler, Soma’da ölenler bir bir toplanıp, yedi ve yedinin katlarına kurban ediliyorsa, bitmedi diyorsun hâlâ o kavga, o öfke, o cinnet, o canilik hâli bitmedi, bit-medi, sürüyor, sürecek. Varsın birileri de bilimin merhemini o yaralara, bu yaralara sürmek için çırpınadursun, bitmiyor işte, anlamıyor musunuz bitmiyor! Çare başka yerde artık, çare o kızıl güllerin vurulup düştüğü yerde, oluk oluk akan o derya, deniz kanların hesabını sormaktan geçiyor.

Cemevinin bahçesindeki bir cenaze törenine katılan Uğur’u ve ekmek almaya giden Berkin’i gözünü kırpmadan öldüren psikopat ruhluların devletinden adalet beklemek için daha ne kadar ahmakları oynamaya devam edeceğiz, söyleyin bana? Seçmen demeye dilimin bile varmadığı holiganlarına bir anneyi yuhalatanlardan hâlâ demokrasi bekleyenlere ise söylenecek tek bir çift sözüm bile yok…

Görmüyor musunuz, devir artık “çocuğum olaylara karışma” diye endişelenen o anne babaların korktuğu devir olmaktan bile çıktı. Siz olaylara karışmasanız da, itina ile insan öldüren devlet beslemesi canavarlar, yaşamımızın her yerinde hazır ve nazır bulunmakta.

Benim başörtülü bacıma saldırdılar, camiye ayakkabılarıyla girip içki içtiler” diyordu. Oysa ne kutsalına kurban kıldığı ‘bacısının kadınlığı’, ne de günahlarının yüküyle kirlettiği o ‘tanrı mekânı’ zerre kadar umurunda(ydı). Bir kez huy edindi anlamıyor musunuz, “yalanda olsa(m) iktidarım” demeyi, bir kez huy edindi… Kendi ihtiyaçlarına cevap veren bir Tanrı’yı da, onun peygamberinin dinini kullanmayı da sofrasından ve dilinden bir kez olsun düşürmüyor, anlamıyor musunuz?

Hâlâ görmüyor musunuz? Bir insan uluorta kendi ibadethanesinde öldürüldü. Bu devletin polisi, yargısı, yürütmesi elbirliğiyle bir cana daha kıydılar. Bırakın artık şu demokrasi, laiklik ve kullanışlı ‘mağduriyet’ zırvalamalarını dinlemeyi. Artık isyan edin, isyan edin bu rezil, rüsva yalana da, yalancısına da! Ne olur artık bu kötü sonu hep birlikte bitirelim. Bitsin artık ‘sonsuz bir umutsuzluğa tercih edilen bu kötü son bitsi…n, n’olur!’ Vicdanlarınızda can çekişen Tanrı’nın bir kez de olsa sesine kulak verin artık…

 

*Hacettepe Üniversitesi, Tarih Bölümü

yalcincakmak82@gmail.com

 

Seçim öncesi cemevine verilen yardım geri alındı

AKP Sarıoğlan Belediye Başkan Adayı, seçimi kazamayınca, seçim öncesi İğdeli Mahallesi Cemevi’ne yaptığı yardımları geri aldı. Buna tepki gösteren mahalleliler, yardımın geri istenmesinin samimiyetsizliğin göstergesi olduğunu söyledi.  

İğdeli, 110 haneli bir Alevi köyüydü. Son yasal değişikliklerden sonra Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı bir mahalle oldu. AKP Sarıoğlan Belediye Başkan Adayı Ali Taştan seçim çalışmaları süresince İğdeli Mahallesi’nin cemevine 100 adet sandalye, 5 adet masa, 30 adet yastık bıraktı ve bunun karşılığında oy istedi.

Ancak seçim sonuçları Taştan’ın beklediği gibi olmadı.

Evrensel gazetesinden Eren Öner’in haberine göre, ilçede seçimi MHP kazanırken, mahalleden ise AKP’ye büyükşehir ve ilçe oy pusulalarında hiç“evet” oyu çıkmadı. Bunun üzerine Taştan tarafından cemevine yapılan masa, sandalye ve yastık yardımları geri alındı.

‘AKP’NİN SAMİMİYETSİZLİĞİ’

Kayseri Hacı Bektaş-i Veli Derneği Yöneticisi ve aynı zamanda İğdeli Mahallesi Derneğinin Başkanı Orhan Ceylan, AKP’nin bu tutumuna tepki gösterdi: “Biz Aleviler AKP’nin ülke genelinde izlediği bütün politikaların ne kadar samimiyetsiz olduğunu biliyorduk. AKP bu olayla bunu bir kez daha gözler önüne serdi.” AKP Hükümeti’nin gündeme getirdiği Alevi açılımına da değinen Ceylan, bu açılımın da seçim çalışması gibi düzenbazlıklar üzerine kurulu olduğunu dile getirdi. Ceylan “Biz Aleviler olarak, biz İğdeli Mahallesi olarak hiçbir zaman AKP’ye oy vermedik, bundan sonra da asla oy vermeyeceğiz” diye konuştu.

Odatv.com